Kendinizi bir yere ait hissetmiyorsanız, sürekli gitmenin yollarını ararsınız. Her yolda mantıklı bir sebep bulursunuz gitmek için. Üzgün müsünüz, yola çıkarsınız. Mutlu musunuz, haydi kutlayalım deyip yola çıkarsınız. Şaşırdığınızda bunu atlatmak için, utandığınızda kurtulmak için… Gitmek varsa içinizde, duramazsınız.
Öyle hissediyordu o da son günlerde. Gitmeyi koymuştu kafasına, nereye olacağını bilmese bile istediği tek şey gitmekti. Neresi olduğundan ziyade gitmek eylemiydi onu heyecanlandıran. O yüzden yerden ziyade yolculuk önemliydi. Birçok yolu vardı gitmenin ama o en çok uçağı seviyordu. Daha özgür daha uzaktı belki. Neye uzaktı bilinmez ama bir şeylere uzaktı işte, zihni kadar yakın olmayan her şeye.
Uçaktan da korkuyordu aslında biraz. Türbülans falan ürkütüyordu onu ama ne zaman gitme isteği doğsa içine, hemen uçak bileti alırdı. En son bindiğinde nefes egzersizleri kurtarmıştı onu.
Aldı biletini, gideceği günü bekledi. Aslında hiç bu kadar erken almazdı, genelde bir gün önce karar verirdi gitmeye, bu kez bir hafta önce almıştı. Beklemek zordu. Hayatta sevmediği şeyler listesinde ilk beşe girerdi beklemek. Beklenen gelecekse bile…
Neyse, iyice daralmıştı son günlerde. Sigarayı da artırmıştı. Etrafında olaylar dönerken o kendi kabuğuna çekilip yalnız kaldı. Tercihi hep bu yönde olurdu zaten. Bağlanmadan, olayların içine çok girmeden, kıyısından geçerek uzaklaşmak… Şimdi somut olarak da yapacaktı. Kıyıdan kıyıdan gidecekti işte. Bilmediği yerlerde bilmediği insanlarla vakit geçirecek, bilmediği bir havayı soluyacaktı.
Her gidişin bir dönüşü oluyordu elbet ama son gidişlerinde hep bir parçasını da bırakıyordu gittiği yere. Ya hayallerini ya hediyesini ya da… Neyse. Tamamlanmak için mi gidiyordu eksilmek için mi kendi de bilmiyordu. Bildiği tek şey