SPOILER İÇERİR!
Nereden başlayacağımı gerçekten bilmiyorum...Okumayı bitirdiğim dakikadan beri tesirinden çıkamadığım; Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna'sı, beni tam anlamıyla sarstı. İlk başta dünyadan kopuk kendi hayal dünyasında yaşayan bir adamın iç dünyasından habersiz onu tanıma yoluna giriyoruz anlatıcı karakterimiz sayesinde. Sonrasında ölüm döşeğindeyken bu ağzı var dili yok Raif Bey'in siyah deri kaplamalı günlüğü dile geliyor ve roman işte o zaman başlıyor.
Raif Bey meğersem bir insanı o kadar güçlü bir adanmışlıkla sevmiş ve ona bağlanmış ki; onun öldüğünden bihaber bir şekilde yıllarca ona kırgın ve kızgın bir şekilde yaşarken bu yüzden bütün insanlıktan nefret etmiş.Hatırlayın, Kürk Mantolu Madonnası'na dediği o sözleri; o kadın bu adam için bütün insanlığın timsaliydi ve onun tarafından yüz üstü bırakıldıysa (öldüğünden bihaber) diğer tüm insanlar ona nice kötülükler edebilirdi. Birlikte Berlin'de sadece 4 5 ay geçirdiği bu hanımefendiyle geçirdiği bu kısacık zaman onun için binlerce ömre bedeldi.Madonna'mız Maria Puder de aynı şekilde hayatında ilk defa ruhunun ait olduğu yerde bulunduğunu, daha doğrusu bir ruhu olduğunu ona hatırlatan adamı bulduğunu düşünüyordu.Son derece naif, duygusal, dolu dolu bir sevgiye nail oldular her ikisi de, ben burada başka bir noktaya değinmek istiyorum:
Dorian Gray'in Portresi'ni hatırlarsınız, kendi portresi gibi genç ve baki mükemmellikte kalmak hiç yaşlanmamak isteyen bir genç söz konusuydu; bu kitapta da Raif Efendi bu kalbini adadığı Madonnası'na, kadının kendi resmettiği portresinde onu görerek, günlerce, saatlerce izleyerek aşık olmuştu; öyle ki o esnada hep yanında bulunan portrenin gerçek insan halini farketmemişti bile... Sanat insan dediğimiz canlının estetiklik düzeyini hat safhaya çıkaracak kadar mı