Çalım satmak
ZENGİN TÜCCARLARDAN birisi ölür; geriye haylaz,
beceriksiz bir oğlu kalır. Babasından ne kaldıysa,
az zamanda yer bitirir. Yaz kış demez, üstüne kıymetli
bir kürk giyerek, içinde hiçbir mal kalmamış olan mağazasına gelir, otururmuş.
Oğlunu evlendirecek olan bir köylü, alış veriş için
şehre iner. Aradıklarından bazılarını bulamaz. Bu mağazanın önüne gelir. Bakar ki, içeride bir adam çalımlı çalımlı dolaşıyor. Oradan geçenlerden birisine:
"Bu kürklü adam ne satıyor?" diye sorar.
"Ne satacak, çalım satıyor!" der.
•••
Bu deyim, başkalarına karşı "hava atmak, gösteriş
yapmak" manasında kullanılır.
24
Gelelim bamyanın faziletine
KÖYÜN BİRİNDE cami cemaatinden bir adamcağız
varmış. Hem saf, hem cahilceymiş ama, tek arzusu
imam efendiler gibi kürsüye geçip, cemaate vaaz etmek
nasihatta bulunmak imiş. Bu sebeble ne vakit bir fırsat
bulsa, mesela imam azıcık gecikse, hemen kürsünün
ucuna ilişir, kürsüde duran vaaz kitabını imarnın işaretlediği yerden açar, hem okur, hem anlatırmış .
Cemaat bunun bu haline önceleri gülüp geçiyorsa
da, bakmışlar şi azıtıyor. Artık eskisi gibi kürsünün kenarına ilişrnek yerine, iyice içine kuruluyor, imam
varmış okmuş farketmeden "Ey cemaat! Ey Ümmet-i
Muhammed! Ey gafiller! .. " diye ver yansın ediyormuş.
Cemaatten birkaçı:
"Şuna iyi bir ders vermezsek, başımıza Şeyhülislam
kesilecek" diye karar almışlar ve imamı da tezgahın içine dahil edip, bir oyun hazırlamışlar.
Bir Cuma günü cami tıklım tıklım dolu iken, imam
bilerek vaaza geç kalmış. Caminin öte beri işlerini gören ve müezzinlik yapan başka biri ise, her vakit kürsüde duran vaaz kitabını alıp, yerine bir yemek kitabı
koymuş. Bizimkisi bakmış imam ortalarda yok. Cemaat de maşallah pek kalabalık . Hemen ayağa kalkıp, safları yara yara kürsüye gelip çıkmış. Şöyle bir boğazını
temizledikten sonra, önünde hazır duran kitabı işaretli
yerinden açmış ve okumaya başlamış:
"Eveeeeet, gelelim bamyanın faziletlerine ... "
•••
Bu deyim, bir mevzu anlatılırken konuşanın lafı
uzatması, alakasız konulara girmesi gibi durumlarda
kullanılır. "Önemli işleri bitirdik de, sıra bunlara gel-i.." manasına gelir.
46
Gözdağı vermek
KÖYLERDEN kasabalara, kasabalardan şehirlere at
arabaları ile yolcu taşıyan bir arabacı, bir gün ücretlere on altın birden zam yapmış. Yolcular, "Ağam bu
zam çoktur, hangimizin kesesinde bu kadar para var
ki.. .. deyip itiraz etmeleri karşısında da, parmağını yol
üzerindeki sarp yalçın ve mor dağlara uzatarak:
"Şu dağı görüyonuz mu? Benim arabam bu dağ yolundan iki günde ancak geçer. O yolda, kurdu var, ça kalı var, hırsızı var, Şeytan Geçidi var, Ecel Köprüsü
var, insanı pırasa gibi doğrayan eşkiyası var, var oğlu
var. .. Ben eşkiyaya avanta veriyorum habarınız yok!
Parayı çok bulan yörüsün getsin" demiş. İşin aslına bakarsanız, arabacı eşkiya ile ortakmış. Yolculardan topladığı fazla paranın bir kısmını onlara verir, kalanını
ise kesesine atarmış. Eşkiyalar ise, zamq.n zaman ortalığa çıkar korku salarlarmış ki, arabacı fiyatı rahat artı
rabilsin.
Acelesi olan, önemli işleri bulunanlar, arabacıya
yalvar yakar oldular sa da, arabacı dediğinden dönmemiş . Her seferinde, eliyle dağı gösterip, yolcuların gözünü dağlar ile korkutmuş .
•••
Bu deyim, "istenileni yaptırabilmek amacıyla kor-
kutmak, korkutucu eylemde bulunmak" anlamında
kullanılır.
47
ilk göz ağnsı
ESKİDEN savaşlar şimdikinden çok olduğu için,
Anadolu'nun hemen her köyünden, hemen her hanesinden şu ya da bu cephede savaşan bir asker olurmuş. Bu askerlerin geride kalan anaları, kardeşleri, hanımları, nişanlıları , yavukluları olurmuş elbette.
Bu bıçareler, vatanını, milletini, dinini muhafaza
için cephe cephe koşan yiğitleriyle elbet gurur duyarlar-ış amma, ağlamadan, göz yaşı dökmeden de gün geçirmezlermiş . Bazan aşikar, bazan gizli gizli ağlayan
genç kız ve gelinlerimizin göz pınarları kuruyup gözleri çapaklanmaya ve ağrımaya başlarmış.
Birbirleriyle konuşurken, o zamanın terbiyesi icabı :
"Senin yavuklun, senin kocan" diyemez, utanırlarmış .
"Benim göz ağrımdan hiç mektup gelmiyor, senin-
kinden haber var mı?" diye sorarlarmış .
•••
Bu deyim, sevdiklerim içinde en birincisi anlamında
kullanılır.
59
Külahları değişmek
BEKTAŞi NİN biri parasız kalmış. Yaz mevsimiymiş,
hava da çok sıcakmış. Orda burda gezinmekten
yorgun düşmüş , aç açma dolaşmaktan başı dönmüş.
Bir caminin önünden geçerken bakmış öğle ezanı
okunmakta. Avluya girip şadırvandan kana kana su içmiş . Abdest alanları görünce:
"Bari ben de abdest alayım. Sonra bu cemaatle birlikte namaz kılar, çıkışta da mendil açarım"diye düşün
müş .
o sırada Bodos adındaki Rum bakkal, şadırvanda
terazisinin kefelerini yıkamaktaymış, O da sıcaklanmış
başındaki külahı çıkarıp yanına koymuş. Dalgın Bektaşı abdestini aldıktan sonra kendi külahı yerine Bodos'un külahını alıp başına geçirmiş. Namaz sırasında
tüm cami cemaati, başındaki Rum külahıyla namaza
gelen bu garip adama bakıyormuş . Namaz bitince, Bektaşı herkesten önce camiden çıkıp kapı önüne çöreklenmiş . Cemaattan bazıları:
"Vay bakın hele şu Rum'a Müslüman olmuş , hem de
ne güzel namaz kıldı." diyerek, kesesinde ne var ne
yok Bektaşı nin mendiline boşaltmış.
Bu durum Bektaşı'nin hoşuna gittiyse de pek bi garibine de gitmiş. Mendiline sığmayan paraları külahına
doldurmak için, başındakini çıkarıp alınca :
"Vayanam, bu benim külahım değiL. Şimdi iş anlaşıldı. Bu cemaat beni Rum'dan dönme Müslüman zannettiği için böyle mangır yağdırdı. Demek külahları değişmek lazımmış" demiş .
•••
Bu deyim, "araları açık, umulanı, bekleneni verme-
yen, kendisine sunulan görevi hakkıyla yapmayan birine kızmak " anlamında kullanılır.
70
Otur oturduğun yerde
ADAMıN BİRİ peygamberlik davasına kalkmış. Derdest edip, padişaha götürmüşler. Padişah bakmış
ki adam bu işe sırf yolunu bulmak için girmiş. Ama
belli etmez. Ciddi ciddi sorar:
"Sen peygamber misin?"
"Evet, peygamberim."
"Cebrail geliyor mu?"
"Gelmez mi, geliyor elbet!"
"Bir mucize göster bakalım "
"Öyle aç karna mucize gösterilmez. Hele bir sofra
kur, şöyle karnımızı doyuralım. Sonra bakarız .
Padişah, mabeyncisini çağrır:
"Bu efendiyi alın, konaklardan birine götürün, ne
diler ne arzu ederse yerine getirin."
Mabeynci, el etek eder, adamın koluna girer huzurdan çıkıp giderler.
Aradan bir süre geçer. Padişah bu adamı unutur. Bir
vakit sonra yine hatırlar. Mabeynciye:
"Kalk şu peygamberi bir ziyaret edelim" der. Gülüşe
gülüşe konağa giderler.
Padişah:
"Merhaba efendi, nasılsın?"
Adamın her halinden bir eli yağda bir eli balda olduğu anlaşılmaktadır :
"Şükür, şükÜÜür. "
"Yine Cebrail geliyor mu?
"Gelmez mi, geliyor elbet!"
"Ne diyor?"
"Ses etme, otur oturduğun yerde diyor."
•••
Bu deyim, "oraya buraya atlama, kendi işini gör her
işe girme" anlamında kullanılır.
87
Şifa niyetine
DAMıN BİRi, oburluğu yüzünden hastalanmış.
Yatağa düşmüş, kıvrım kıvrım kıvranıyormuş .
Oğulları doktor çağırmışlar. Doktor iyice muayene etmiş . Şikayetlerini dinlemiş. Sonra da demiş ki:
"Bak efendi, can boğazdan gelirse, boğazdan da gider. Boğazına hakim olacaksın . Sana bir perhiz listesi
vereceğim, buna uyacaksm. Pisboğazlılık yok. "
Adamcağız, ağız burun bükse de, "Eyvallah doktorum" demiş.
Bir gün evde zeytinyağlı patlıcan dolması yapmışlar.
Kayınbabasının dolmayı çok sevdiğini bilen gelini, bir
dolma getirerek:
"Ne olur babacığım, hatınm için bir tanecik yiyiver.
Şifa niyetine" diye yalvarmış.
Gelinin bu yalvarışına dayanamayan adam, dolmayı
yutmuş . Arkasından oğlu gelmiş:
"Benim hatınm yok mu? Bak, Maşaallah iyileştin,
şifa niyetine, bir de benim elimden" deyip, o da dolmayı yedirmiş .
Öteden karısı bir dolına almış gelmiş:
"Aa, çoluğun çocuğun hatın var da, kırk yıllık karı
nın hatın yok mu? Şifa niyetine, bir tane de benim
elimden" demiş . Adam onu da yutmuş. Az sonra mide
sancıları başlamış. Doktor çağırmışlar.
Adamcağız:
"Aman doktor yetiş, şifa niyetine ölüyorum" diye
söyleniyormuş .
•••
Bu deyim, herşeyin azı karar, çoğu zarar olduğunu
belirtmek için kullanılır .
101
Gözden sürmeyi çekmek
ESKİDEN Kasımpaşa'da kayık yapılan yerler varmış .
Kayığın yapıldığı yerlere "göz" kayık yapılacak
olan tahtalara da "sürme" denirmiş.
Bazı açıkgözler kayık odalarından bu tahtaları aşı
rırlarmış, gözden sürmeyi çekmek tabiri oradan kalmıştır.
136
Pabucunu dama atmak
ESKİDEN esnaf teşkil<ltları kendine bağlı sanat dallarını kontrol ederdi. Hileye ve kötü işçiliğe izin
vermezlerdi. Çabuk bozulan, yırtılan ya da kullanılamaz hale gelen mallar şikayet edilirdi. Ayakkabıların
belli bir süre dayanması şarttı . Kötü malzeme ile yapı
lan çabuk yırtılıp, sökülen ayakkabılar için şikayet
olursa, o esnafın yiğitbaşı çağrılır, ayakkabı kontrol ettirilirdi. İmalat hatası veya hilesi var mı diye araştırılır.
Esnaf kusurlu görülürse, müşterinin parası iade edilirdi. Geri alınan çürük ayakkabı da o esnafın dükkanının
üstüne yani damına atılırdI.
Ayakkabının dama atılması o esnaf için en büyük
ayıptI. Bu davranış, mesleki itibar ve şeref kaybı demekti.
137