Stefan Zweig, her eserinde olduğu gibi “Kızıl” adlı hikâyesinde de yaşamımızın farklı bir boyutunda dolaştırıyor bizleri. Yazar, bu kısa ve etkileyici öyküsünde bir taşra kasabasından Viyana’ya tıp okumak için gelen Bertold Berger’in hikâyesini anlatıyor. Henüz yaşama yeni atılan, ailesini, arkadaşlarını ve sevdiklerini geride bırakarak büyük şehre gelen bir gencin hikâyesi bu.
• • •
Zweig, Berger’in Viyana gibi içinde binlerce yüreğin attığı büyük bir şehrin hareketli, pırıltılı ve insanı cezbeden yaşamına uyum sağlamada yaşadığı yalnızlığını, çaresizliğini, umutsuzluğunu ve hayal kırıklığını öylesine etkileyici bir üslupla anlatıyor ki, onun yaşadıklarını adeta içinizde hissediyorsunuz. Berger’in yaşadığı gelgitleri, çekingenliği, alınganlığı, yaşadığı güvensizlik duygusunu okurken “bunların bazılarını bir zamanlar ben de yaşamıştım” demeden kendini alamıyorsunuz.
• • •
Berger’in hikâyesi bir açıdan bizim hikâyemiz. Taşra kasaba ve kentlerinden İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirlere üniversite eğitimi için gelenlerin hikâyesi. Ergenlikten gençliğe adım attığımız yıllarda yaşadığımız gelgitlerin, bunalımların, yalnızlıkların, kendimize gelme ve durulma çabalarımızın hikâyesi. Doğrusu insan bu hikâyeyi okurken bir yandan hüzünleniyor bir yandan da düşünüyor. Özellikle de Berger’in tam da yaşamın kendisini çağırdığı bir dönemde Kızıl hastalığına yakalanması ve sonrasında yaşadıklarını okuyunca insanın hüznü daha da artıyor.
• • •
Zweig’in duygularımıza dokunup geçen ve okunduğunda herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği bu kısa ve etkileyici hikâyesini tüm okurlara tavsiye ederim. “Madem ben henüz dışarı çıkamıyorum, bari bahar içeri gelsin” (#102780168) sözünü merak eden okurlara…
İyi okumalar dilerim!