Kitabı büyük bir umutla almıştım. Ölüm ve hayat hakkında bana bir sır verecek beklentisiyle.. Çünkü kitabın yazarı P.Kalanithi, önce çift lisans yaparak İngiliz Dili ve Edebiyatı ve Biyolojiyi bitiriyor; ardından İngiliz Dili ve Edebiyatında yüksek lisans yapıyor. Daha sonra Tıp Fakültesini bitirip; beyin cerrahı olarak uzmanlığını alıp, nörolog olarak doktorasını tamamlıyor. Böylesine donanımlı birinin (üstelik ne zaman öleceğini de biliyorsa), hem bir hekim, hem bir hasta,hem bir edebiyatçı olarak ağzından çıkan her cümle çok değerlidir diye düşünmüş ve kitabı elime aldığımda kutsal kitap muamelesi yapmıştım ki, kitap aynı zamanda amazon’da ve goodreads’de 2016 yılında yılın kitabı seçilmiş bir kitap..
Ama ne yazık ki büyük bir hayal kırıklığı yaşadım.. Felsefi bir kitap beklerken P. Klanithi’nin hayatının bir dönemini ve hastalığının seyrini anlattığı otobiyografisiyle karşılaştım. Üstelik herkese hitap etmeyecek, tıp terimlerine aşina olmayanları zorlayacak tarzda yazılmış bir nevi günlük gibi. Tabi bu yazdıklarım kitabın değersiz veya kötü olduğu anlamına gelmesin, Paul’ü sevdim hatta ve yaşadıklarına (dramatize etmeden anlatmasına rağmen) gerçekten üzüldüm. Sadece benim beklentimin çok altında kaldı, hayatın ve ölümün sırrını yine öğrenemedim. :) Şaka bir yana; kitabın başında yer alan şu satırlar bile oldukça değerli aslında:
Ölüm varsa hayatın anlamı ne diye soranlar,
Her nefesle günden güne havaya karışanlar!
Meçhuldür sizden sonrakiler, unutuldu hep öncekiler:
Ruhlar baki olsa da, zamana yenik düşen fani bedenler.
Ey okur ! Öyleyse, zamanın hakkını ver, hala vaktin varken,
Ne diye ölümü kovalarsın henüz hayattayken !
Edebi yönü oldukça kuvvetli bir hekimin ağzından yazılmış ve ne yazık ki tamamlanamamış bu kitabı, ölüm gerçeğiyle yüzleşmek isteyen ( ki kitap adım adım bunu hissettiriyor) tüm okurlara tavsiye ederim..
Zamanın ve hayatın hakkını verebilenlerden olmak dileğiyle..