Sır..Evet vardır herkesin kendi lisanı haliyle Rabbiyle arasında olan bir sırrı..Bu öyle bir sırdır ki kimselere söylenemez, söylense anlaşılamaz, ancak hal ehline malum olan bir sır.. bu sır ciğer yakar, kalp deler, kanlı gözyaşları akıtır, sebepsizce ağlatır, gözü döküp ağlatır.. dertler sökün edip gelir de, bunlar tohumu toprak altında çatlatıp yeryüzüne çıkartacak meziyette olduklarından şikayetçi olunmaz, teslim olunur.
Evet vardır hepimizin Rabbiyle arasında terennüm eden bir sırrı... Sır aşikar edilmez, arif konuşsa helak olacaktır, aşık susarsa...
Bu kitap sana sen varsın, sırrın kadar varsın diyecek, sırrın kadar konuşacaktır seninle. Neye talip olduğunu, nerede tükendiğini ve sana kimlerden olduğunu sorgulatacak ve belki de en önemlisi: sadıklardan haberdar edecek. Hani Hak Sübhanehu Teala'nın Tevbe 119.ayette “sadıklarla beraber olun" diye buyurduğu sadıklardan...
Hz Mevlana'ya demişler: “Peygamber de bir insandı.” O da demiş ki: “Haklısınız elmasta bir taştır ancak taş onun kadar değerli değildir.” Gelelim sadıklara, Allah'ın veli kullarına, mürşid-i kamillere, arayanların bulduğuna, lâkin her arayanın bulamadığına...
Kitapta herkes gibi görünen bir insan-ı kâmil ile tanışıyoruz. O herkes gibi ama kimse onun gibi değil... Bir mürşidin elinden tutan bir zat bu. Bu tutuş bile ayıracaktır onu diğerlerinden. Yol erlik yolu, dava olmak davası. Hz Mevlana diyor ki;
"Sanma ki yol alanlar yok
İzleri belirlemeyen olgun kişiler yok
Sen sırlara mahrem değilsin de
Sanıyorsun ki başka çeşit erler yok."
İşte hikayede ilk karşılaştığımız zât bu erlerden... Sözü uzatmayalım. Mürşidi emaneti ona tevdi ediyor ancak o buna kendini layık görmüyor, hâm nazarıyla bakıyor kendine. Pişenler hâmım dediği için değil; riyasız, şeksiz şüphesiz kendinde bir varlık görmediği için... Emanete de böyleleri layık olur zaten, talep edip isteyene değil, yüz çevirene verilir...Liyakat sahibi olana...
Gelelim kitaptaki diğer insanlara. Diğerlerine. İnsan için büyük bir imtihan derler aynı pencereden bakamayacağı insanlarla aynı çatı altında bulunmaya. Bunlar ehli dünyadır, hakikatten berîdir. Eşyayı eşya olarak görmeye mahkumdurlar. Bir işportacı nazarıyla bakarlar altına. Altın sarrafta kıymet kazanır, işportacı nereden bilsin hakiki değerini! Onlar altına taş nazarıyla bakadursun biz yeniden çevirelim vechimizi insan-ı kâmile...
Sâlik yola mürşidinin elinden tutmakla başlar. Binaenaleyh nefsi emmareden iraz eder. Böylelikle asıl makama yani ilk makama adımını atar. Bu makamın adı nefsi levvamedir. Levvame yakıcıdır, sorgulayıcıdır, bir yüzü emmareye bakar bir yüzü mülhimeye... Işte bundan sebep her anı çalkantılıdır. Kimi zaman emmareye düşer, kimi zaman mülhibede cezbelenir, kendinden geçer...Bu bahis burada kalsın biz devam edelim.
Berikilere gelelim. Arayıp da bulanlara, fakat kıymet bilemeyenlere... Her insan kendisiyle savaştadır, arzularıyla, ihtiraslarıyla büyük bir cenk halindedir. Lâkin hakikat ona kendini hatırlattığında hangisine teslim olacaktır?
Kıssaya başvuralım: Vaktiyle bir gün şeyhin biri müridiyle yolculuk halindedir. Bir ağacın altında dinlenirler, şeyh müridinden testiyi yanına alıp su getirmesini ister. Mürid gittiği yerde birileriyle tanışır, aşık olur evlenir, çocukları olur... Aradan yıllar geçer, karısını ve çocuklarını kara toprağa verir ve aklına şeyhini unuttuğu gelir. Alır hemen evin bir köşesinde unuttuğu testiyi, içine su doldurur, şeyhinin bulunduğu yere gider. Şeyhi hâlâ orada kendisini beklemektedir ve sorar ona “ Nerede kaldın evlâdım, az kalsın ben de gidiyordum!” Tabi kıssadaki mürit bahtı açık olanlardan... Geri dönüpte şeyhinin sırra kadem bastığı kişilerle tanışıyoruz hikayede... Geç kalanlarla... Ne büyük bir kayıptır bu, iki dünya saadetini yitirmek...
Selam olsun kıymet bilenlere, garabet dünyanın hilelerinden kurtulup gerçek güzele kavuşabilenlere... Sevgilinin bir anlık nazarını cümle cihana ve içindekilerine değişmeyenlere...
Aslında bu kitabı tersten okumak lâzım. Böyle bir yere varamayacağız gibi..
(Sırrı aşikar etme zamanı geldi galiba...Lakin bu yaptığımız sır perdesini aralamaya yetmeyecek, perdenin üstündeki yalnızca bir kaç tozu almaya belki yetecek belki yetmeyecek...)
Gelelim son sayfalara, asıl yere. Ortada bir sâlik vardır ve bir yol gösteren. Yol gösterenin bir çocuk metaforuyla gösterilmesi çok manidar.. Derler ki Allah’a en yakın olunan çağdır çocukluk çağı. Arifler ‘nasıl olmalıyız” sorusuna karşın “çocuk gibi olunmalı” demişlerdir... Çocukların halleri o kadar güçlüdür ki onların yanında halleriyle halleşir, yetişkinlik zarfından sıyrılırsın.
Evet. Birinci çocuk ve nefsi levvame basamağı... Çocuğun elinde balçıktan bir eşek, insan olarak da bir parça balçık, azık; bir parça balçıktan buğday. İnsanın ne olduğu, neyle uğraştığı, varlığın arka planı hatırlatılıyor burda. Geldiğin yeri hatırlarsan, ne olduğunu bilirsen nereye gideceğini bilirsin der gibi. Sâlik de bunu görüyor ve berî duruyor... Güllerin (erenlerin) arasından kendine yol açarak saf ve berrak suyun içine giriyor. Burası hayretle başlıyor. Seyr-ü sülûk’un ilk adımı. Bu yüzdendir ki berrak su bin bir nimetle doludur. Burada aşık sınanır. Başka güzellikler gösterilerek gerçek güzelin kim olduğu unutturulmaya çalışılır. İmtihan büyük bir o kadar armağanı da büyük...
İkinci çocuk, değişen mekan ve makam. Nefsi Mülhime. Burada görmek ve bakmak farklılaşacaktır. İnsan emanete lâyık görülecektir(Kitabın başına gidiyoruz böylece). Bâtıl daha güçlü gelecektir amma sâlik her daim teyakkuzda olacak, mürşid gönülde her daim baki kalacak(#109870092), gönül gözü açılacak, dil hak konuşacak ve o görklü nazar nice dağları devirecektir. Burası başkalarına yük olunan yer değil, yüklerin hepsinin sırtlanılacağı yer. Burası başkalarını kendi nefislerine tercih edenlerin yeri.( bknz: Haşr Suresi 9. Ayet) Burası dünyanın bir saman çöpü kadar değersizleştiği yer. Burası dertlilere deva, hastalara şifa, yaralara merhem olunan yer... Burası eşyanın hilkat perdesini kaldırdığı yer.
Üçüncü çocuk. Nefsi Mutmainne. Muhkem makam. Bundan kellisi vardır lâkin geriye dönüşü yoktur. Burası itminana kavuşmuş olanların yeri. Saf katıksız mütevekkillerin makamı. Ondan sebep kapıların kilitlenmeyişi, bekçi-asker bulunmayışı, sıhhatlilerin şımarmayışı, hastaların şikayetçi olunmayışı.
Daha iyi anlaşılması için ufak bir örnek vereyim: Erenlerden biri bir gün diş ağrısından doktora gitmiş. Doktor sual etmiş: “Şikayetiniz nedir?” O zât paniklemiş, canı sıkılmış. Demişki: “Estağfirullah olur mu öyle şey? Şikayet değil bizimki. -Dişini göstererek- Sadece bunun canı acıyor demiş.. İşte burası kâhıra da lütufa da hoş bakmak şöyle dursun ikisine de aynı nazarla bakanların yeri.. Gayrı sözü uzatmaya gerek yoktur. Bütün bunlar hâl ehline malumdur... Yazar da, fakir bir okuyucu olan ben de daha fazla konuşamıyoruz. Aşk ile kalın. Vesselam.