Adı tüm hikâye boyunca tek bir sayfada bile verilmeyen, annesi tarafından küçük yaşta terk edilen, babasını tüm hikâyeye konu olmuş Beyaz Gemide kaptan bilen ve bir gün “Merhaba Beyaz Gemi, ben geldim!” demenin hayalini kuran bir çocuğun hikayesi Beyaz Gemi. Aytmatov bu eserinde iyiliği, kötülüğü, hüznü, umudu, geçmişi ve geleceği muazzam bir sadelikle aktarıyor bizlere. Bunu yaparken ise haksızlığa ve acımasızlığa uğramış bir çocukluğu gözler önüne seriyor ve yıllar sonra o Çocuğun kendisi olduğunu itiraf ediyor. İşte tam bu noktada tüm bu ayrıntıları bile bile kitabı okumak insanın kalbini en derinden yaralıyor.
Aslına bakılırsa kitaba başlarken Aytmatov’un diğer eserlerinden yola çıkarak mutlu bir sonla karşılaşma umudumu en az indirgeyerek başlamıştım, öyle ki zaten kitap en başında kendini belli eden cümlelerle başlıyordu.
Buyurunuz: Onun iki masalı vardı. Biri kendisinindi ve başka kimse bilmezdi. Ötekini ise dedesi anlatmıştı ona. Sonra ikisi de yok olup gitti. Şimdi biz bunlardan söz edeceğiz.
Ve işte tüm
bunları bile bile okumama rağmen kitap sonunda adeta bir hiçliğe, bir boşluğa kapıldım, dakikalarca son sayfalarda gezindim, tekrar tekrar okudum. Dramatik biten sonlara karşı bir insan olmadığım halde ilk kez çok sevdiğim Aytmatov’a böyle bir son için kızdım. O güzel yürekli çocuk tüm hayatı boyunca kurmuş olduğu tek hayalini gerçekleştirebilmeliydi. Hayat yeterince acı gerçeklerle doluyken, bir de kitaplarda tanıklık edince insan gerçekten afallıyor. Fakat Aytmatov’u eserin yazıldığı tarihe baktığımda onun neden böyle bir son tercih ettiğini anlamam çok uzun sürmedi. Çünkü Beyaz Gemi, insanların fikirlerinin bir çöp gibi görüldüğü ve özgürlüğün olmadığı Sovyetler Birliği döneminde yazılmıştı.
Kitapta verilmek istenilen birçok anlam olduğu gibi şüphesiz en çok değinilen komünizmdi. Öyle ki Aytmatov komünistlerin karakterini hikâyede bulunan ve Rus’a kul olma anlamına gelen ve soysuz, vicdansız, sarhoş ve olabildiğince kötü kalpli bir karakter olan Orozkul ile bağdaştırır.
Kurtulmak mümkün değil onlardan. Her yerde izini bulur, her yerde karşına çıkarlar. Keyifleri için başkasının canını çıkarırlar da sonra yine onlar haklı olurlar. Ah, hiç tükenmiyor böyleleri hiç.
Bir diğer yandan, hikâyede iyilik meleği timsali tıpkı adı gibi inançlı, saygılı ve mütevazi Mümin dede ise halkla temsil edilir. Bir tek odur güçsüz ve zayıf olmasına rağmen hiçbir engel, zorluk tanımadan çocuğa güzel bir hayat sunabilmek için çabalayan ve savaşan.
"- Dedem diyor ki, eğer insanlar atalarının adlarını bilmezlerse bozulur, kötü olurlarmış.
- Kim kötü olurmuş? İnsanlar mı?
- Evet.
- Niçin?
- Dedem diyor ki, atalarının adlarını, kim olduklarını unutanlar, kötülük yapmaktan utanmazlarmış. Çünkü o zaman insanın nasıl biri olduğunu ne çocukları bilirmiş ne de çocuklarının çocukları."
Sahiden bu insanlar niye böyledir? Niçin bazıları çok iyi, bazıları çok kötü oluyor? Sorularını bırakıp, hepinize iyi okumalar diliyorum.