Gönderi

VI. Sabah Yıldızı
Her dakika, ayrılığın bıçak ağzıdır: Gırtlağımızı kesebilecek bir bıçağa hayatımızı nasıl emanet edebiliriz? İş, zamanın saatleriyle dakikalarının bizde açtığı yarayı sonsuza kadar iyileştirecek bir merhemi bulmakta. İnsanoğlu, yeryüzünde belirdi belireli, ya cennetten kovulduğu ya da hayatın evriminde geçici bir evre olduğu için eksik kalmıştır. İnsanlar, nerdeyse doğdukları andan başlayarak, kendilerinden kaçarlar. Nereye mi giderler? Durmaksızın kendilerini ararlar. Bir insan asla olduğu kişi değildir, aradığı benliktir. Bir kere kendisine yetişirse ya da yetiştiğine inanırsa, yine ayrılır, kendini geride bırakıp kovalamayı sürdürür. Zamanın çocuğudur o. Zaman onu özü ve zayıflığıdır. Şifa, yalnızca zamanın dışında bulunur. Peki, ya zamanın dışında hiçbir şey ya da hiç kimse yoksa? O zaman, insanoğlu, bu korkunç gerçekle birlikte yaşamaya yazgılıdır. Zamanın yarasını iyileştiren merheme din denir; bir hayat boyu yaramızla birlikte yaşamamız gerektiği bilgisine de felsefe. Hiçbir çıkar yol yok mu? Evet, var: Bazı anlarda zaman azıcık aralanır ve öte yana bir göz atmamıza izin verir. Bunlar özne ile nesnenin, benim ile sensin’in, şimdi ile her zamanın, burası ile orasının kaynaştığı deneyimlerdir. Kavramlara indirgenemezler, onları yalnızca çelişkiler ve şiirsel imgeler aracılığıyla dile getirebiliriz. Bu deneyimlerden biri, coşkunun duyguyla ve bu ikisinin tinle kaynaştığı aşktır. Tam bir ötekileşme deneyimidir aşk: Kendimizin dışındayızdır, sevdiğimize doğru atılırız. Kaynağımıza, uzamda var olmayan yere, anayurdumuza geri dönme deneyimidir aynı zamanda. O zaman sevgili, hem terra incognita (bilinmeyen yer, henüz keşfedilmemiş kıta) olur, hem de doğduğumuz ev, hem bilinmeyen olur, hem de tanınan. Burada bir şairden ya da bir gizemciden değil, Hegel gibi karşıtlıkların ve yadsımaların büyük ustası bir felsefeciden alıntı yapmanın yararı dokunabilir. Gençlik yapıtlarından birinde şöyle diyor: “Aşk bütün karşıtlıkları dışarıda tutar ve böylece mantığın ülkesinden kaçar... Nesnelliği geçersiz, anlamsız kılar, böylece düşüncenin ötesine geçer... Aşkta hayat, içindeki kendini keşfeder, artık herhangi bir tamamlanmamışlığı kalmamıştır.” Aşk kesip koparmayı giderir. Sonsuza kadar mı? Hegel söylemiyor, ama gençliğinde büyük olasılıkla öyle düşünüyordu. Hattâ, onun bütün felsefesinin, özellikle de diyalektiğe yüklediği görevin-aldatıcı bir mantık- bu gençlik çağı aşk görünüşünün mantığın kavramsal diline olağanüstü bir biçimde aktarılması olduğu bile söylenebilir. Hegel, aynı metinde, aşkın temeli olan büyük ve trajik çelişkiyi müthiş bir derinlikle görür: “Âşıklar ancak ölümlü oldukları ölçüde ya da ölme olasılığı üzerinde düşündüklerinde ayrılabilirler birbirlerinden.” Aslında, ölüm, aşkın yerçekimi gücüdür. Aşk güdüsü, bizi topraktan ve bulunduğumuz yerden söküp alır; ölüm bilinci ise oraya düşmemize yol açar: Ölümlüyüzdür, topraktan yaratılmışızdır ve oraya dönmeliyizdir. Bir şey daha söylemek isterim. Aşk, tepeden tırnağa hayattır, kendi ile birdir: Ayrılmanın karşıtıdır. Tensel kucaklaşmanın coşkusunda çiftin birliği duyguya dönüşür, duygu da bilinçliliğe; aşk, hayatın birliğinin keşfidir. Ama o anda yoğun birlik ikiye ayrılır ve zaman yeniden belirir: Bizi yutan koskocaman bir deliktir zaman. Cinselliğin çifte yüzü aşkta yeniden ortaya çıkar. Müthiş bir yaşama iştahı ile o iştahın sönüşü bir aradadır. Yükseliş bir iniştir, gerilim bir gevşeme. Ve böylece, bütün bir kaynaşma, ölümün kabullenilişini içerir. Hayat -bu dünyadaki hayatımız, ölüm olmadan hayat değildir. Aşk, ölümü alt etmez, onu hayatın ayrılmaz bir parçası kılar. Sevgilinin ölümü, yazgımızı doğrular: Biz zamanızdır, hiçbir şey kalıcı değildir, yaşamak sürekli bir ayrılıştır. Ne var ki, zaman ile ayrılık da ölümde son bulurlar: Başlangıcın hiçbir özelliği olmayan durumuna, cinsel birleşme sırasında şöyle bir gözümüze ilişen duruma geri döneriz. Aşk ölüme, yeniden birliğe geri dönüştür. Ölüm, evrensel anadır.
Sayfa 144-6
Edebiyat
·
204 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.