·632 syf.··Beğendi
···Okunma: 11 Nisan 2021 21:00 "İnsanı, yalnız insanı anlatın bana, insanı sevin." (32.sayfa)
Oblomov'un en sevdiğim cümlesiyle giriş yapmak istedim. Bu yorumu yapmak beklediğim gibi rahat olmadı. Beni bu kadar etkileyen bir kitapla ilgili somut düşünceler oluşturup, yazıya dökmekte çok zorlandım. Bu yüzden de oblomovluk yaparak erteledim sürekli. Kitabı daha önce duymuş olanlar belki de; 'Ne var ki bunda, tembel bir karakter işte!' diyeceklerdir. Ama aslında bundan çok daha fazlasıdır Oblomov. Tembel, üşengeç, miskin diye tanımlarlar onu. Ama tembel insan yapması gereken işi zaten yapmak istemez; Oblomov ise yapmak ister ama erteler, yapmak ister ama düşünmesi gereken çok fazla ayrıntı ve plan vardır, yapmak ister ama sahip olduğu ve yetiştirildiği 'kişilik' yerinden kalkmasına izin vermez. Çıkarmadığı hırkasıyla odasında plan program yaparak geçirir gününü. Düşünceleri ve iyi kalbiyle de kitap boyunca kalbimizi ısıtır. Biz de ona bir türlü kızamaz, yerine kendimizi koymaktan başka bir şey yapamayız.
Peki nasıl bu duruma geldi Oblomov? Rusya'da devrimlerden önce, kölelik sistemi hala devam ederken, Oblomovka'da; toprak sahibi, zengin, soylu bir ailede büyüdü. Ailesi bir dediğini iki etmedi, elini sıcak sudan soğuk suya sokmadı, her türlü kötülükten sakındı, hatta çoraplarını bile kendisinin giymesine müsade etmedi. Böyle pamuklara sarılmış olarak yaşarken, sistem değişikliğiyle de beraber, şehre inip orada yaşaması gerekti. Çalışmak şöyle dursun, herhangi bir şey yapmak ona zor gelirken; Oblomov'un bu değişime ve düzene ayak uyduramamasını, hayatını düşüncelerinde yaşamasını okuyoruz. Aşkı bulduğunda bile, aşkın yanında gelen zorluklara göğüs germek istememiştir Oblomov.
Gelelim Oblomov'umuzun en yakın arkadaşı Ştolts'a. Oblomov gibi büyümemiş olan, aslında bir Alman olan Ştolts; en az Oblomov kadar önemli bir karakter. Hem kişiliğiyle hem bakış açısıyla hem de kültürel geçmişiyle Oblomov'un tam zıttı Ştolts. Çalışmayı sever, bir şeyi istiyorsa mutlaka elde eder, aynı zamanda da oldukça sosyal.. Gonçarov, Ştolts-Oblomov karşıtlığında eski ve yeni Rusya'yı, Doğu'yla Batı'yı göstermiş, bu karşıtlığın en büyük örneklerinden birini ortaya koymuş. Bizim de, beynimiz Ştolts diye taraf tutsa da, kalbimiz hep Oblomov'dan yana olacak.
Peki ya Olga? Kitabımızın; yaşam enerjisiyle dolu, öğrenmek isteğiyle yanıp tutuşan, kendine hayran bıraktıran kadın karakteri... Olga ile geçen bütün diyaloglarda, düşünmem gereken şeyler çıkardım kendime. Kitaba da bizlere de fazlasıyla katkı sağlayan, unutulmaz bir karakter.
Gonçarov yine Olga'nın antikarakteri olan Agafya'yı çıkarmış karşımıza ve demiş ki bu da böyle bir kadın! Ev işlerine bağlı, hizmet etmeyi seven, mutluluğu hizmet ettiği kişinin mutluluğunda bulan bir kadın. Ama biri iyi biri kötü değil kesinlikle. Sadece hayat zıtlıklarla dolu işte...
Ah Zahar! Zahar da Oblomov'un uşağı, ama bu nasıl bir uşak-efendi ilişkisidir öyle... Hem kökten bağlı, hem sürekli didişen... Bu diyalogların, okuma zevkinize ayrıca bir renk katacağına eminim.
Daha sayamadığım bir çok renkli karakter var. Bu kitabı güzel yapan şeylerden biri de bu zaten. O kadar farklı insanı, o kadar derinlemesine tanıyorsunuz ki, kendinizden bir şeyler bulmamak mümkün değil gibi.. Tabii Oblomovluk da bir parça yer buluyor bizim içimizde. Lenin de şöyle söylemiş: "Rusya üç devrim geçirdi, ama gene de Oblomov'lar kaldı;... eski Oblomov'un içimizde olduğunu görürsünüz. Onu adam etmek için daha çok zaman yıkamak, temizlemek, sarsmak, dövmek gerekecektir."
İçimizdeki Oblomov'la mücadelemizde herkese başarılar diliyor, mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum.
Kitapla kalın...