Puan vermedi·206 syf.··Beğendi
· Hayat insanı gerçekten garip yerlere sürükleyebiliyor. Hikâyeler de öyle. Saunders'ın Pastoralya'sının ev sahipliği yaptığı hikâyeler, kurmacanın çarpık doğasının sınırlarında at koştururken bu garip, kaleydoskopik sürüklenme hissi zihninizi ele geçiriyor. Saunders, kitaba ismini veren Pastoralya'sında edebi türlerin ve zaman-mekanın ayarlarıyla oynayarak bize gerçekliğin doğasını, gösteri toplumunu ve distopik olasılıkları sorgulatan bir melez-kurgu sunarken çikolatalı gazozlarımızı yudumluyor ve devlet babanın kirli çamaşırlarını karıştırıyoruz. Winky hikâyesinde eski Roma klasiklerine meraklı bir "kişisel gelişim uzmanı"ndan hayatlarımızın içlerine sıçılan birer yulaf kasesi olduğu metaforu olduğunu öğrenip büyük çaresizliklerimizle yüzleşirken; Deniz Meşesi'ni okurken prototipleri altüst edip, Amerikan rüyasını mezardan kalkan fakir cesetlerle yerle bir ediyor, Joysticks striptiz kulübünde erkek bedenlerini metalaştıran bir "yeni normal"in prizmasından süzülüp kendimizi bir kurgusal çarpıntı içinde kaybediyoruz. Firpo'nun Bu Dünyadan Göçüşü'nde çocukluk travmaları mantraya dönüşürken, Berberin Mutsuzluğu'nda sıradanlığın çarkında sıkışıp kaldığından bihaber anti kahramanımızın trajik hayatından bir güldürü bildirgesi çıkarıyor; Şelale hikâyesinde gündelik kahramanlıklar izinde dünyanın ya da kasabanın ya da kasaba-dünyanın sonundaki uçuruma kulaç atıyoruz. Saunders tüm bu hikâyelerde bizi Amerikan gotiğinden doğup preapokaloptik dünyamızda emekleyen çarpık gerçeküstü sıradanlıklarımızla yüzleştirirken ritmi yitirmiyor, tekrara düşmüyor ve o kendine özgü mesafeli tavrı sayesinde didaktikliğe kurban gitmeyen bir objektifliğin kollarında göğe yükseliyor. Saunders, ağzınızdaki naneli şekerin iğrençliği ile sizi yüzleştirirken radyodan cızırtılı bir Patti Smith şarkısı yükseliyor. Günahlar işleniyor. İsa'lar öldüğüyle kalıyor.