·214 syf.··Beğendi
···Okunma: 13 Kasım 2021 02:48 “İşkence” İslam toplumuna uzak bir kelime değil. Din eğitimi boyunca öğreniriz, Mekkeli müşriklerin Peygamber ve ashabına nasıl akıl almaz işkenceler yaptıklarını… Tüm İslam dünyası “Çağrı” filmini bilir ve sever, ve“Çağrı” filmi bu işkenceleri ete kemiğe büründürüp anlaşılır kılmıştır. Zira tecrübe edilmemiş bir şeyi hayal etmek zordur…
Ve Hz Muhammed işkence edeni lanetlemiştir!
Muzaffer Oruçoğlu, umarım ki nefret ettiklerimin dahi tecrübe etmek zorunda kalmayacağı bir şeyi, halkının vergileri ile geçinen sıradan devlet görevlilerinin kendisine uyguladıkları işkenceleri anlatıyor “Mengene”de. Şimdiden “ama…” diye başlayacak olanlar olabilir, o yüzden hemen başlarda yazayım; evet kahramanımız “azılı” bir komünist, TKP(M-L) kurucularından, TİKKO üyesi, ancak bu bir propaganda kitabı değil. İdeolojik görüşlerinden, bu uğurdaki yolculuğundan hiç bahsetmiyor Oruçoğlu. Sadece ve sadece kendisine poliste ve askeriyede yapılan işkenceleri anlatıyor.
Üstelik tüm bunlar olurken sadece 25 yaşında…
İşkencelerin her biri ayrı iğrenç. Kitabın bir kısımında artık iç sıkıntısı ve baş ağrısından ara vermek zorunda kaldığım dahi oldu. Gencecik bir insanı sürekli çırılçıplak döverek, aşağılayarak, hayvan gibi davranarak, üzerine tükürerek, aç susuz bırakarak, falakaya yatırarak, askıda ölesiye döverek, makatına cop sokarak, makatından, cinsel organından, ağzından, dilinden, kulağından, bilimum organlarından elektrik vererek, işkence dozunu arttırmak için tuzlu su içirerek, cinsel organını sopa ile döverek şiş ve yaralar içinde bırakanlar, devletten memur maaşı alan sıradan insanlar… Kahramanımızdan bilgi almaya çalışıyor da değiller, zira sordukları soruların cevaplarını zaten biliyorlar; kaldı ki işkence altında aldıkları yanıtların doğruyu yansıtmayacağının, böyle bir acı karşısında insanın aklına gelen her şeyi söyleyebileceğini de biliyorlar.
Peki neden işkence ediyorlar?
Kendilerine verilmiş sınırsız devlet gücünü başkalarını aşağılamak için kullanabiliyor olmak hoşlarına gidiyor da ondan… Aşağılık karakterlerini sansürsüz ortaya seriyorlar; polisinden askerine, generalinden erine her biri ellerine geçen bu fırsatı değerlendirmek istiyor. Ezilmiş, sünepe bir insanın tesadüfen güç bulduğunda canavarlaştığı gerilim filmlerini hatırlatıyorlar. Alt kademeleri işin sadece eğlencesinde, üst kademelerin daha kaygılı başka bir sebepleri daha var: Kendi beceriksizlikleri ve başarısızlıklarını da gizlemeye çalışıyorlar. Maaş aldıkları “vatanı savunma” görevini yapabilmek için kafa çalıştırması, araştırma yapması, suç delili toplaması ve yargıyı Yargı’ya bırakması gerekenler onlar. Ancak ofislerinde ayaklarını uzatıp emir erlerini hizmetlerine koştururken tüm bunları yapmak zor geliyor; işkence altında aldıkları saçma ifadelerle bir yandan egolarını tatmin ederken diğer yandan işlerini “yapmış” gibi davranma derdine düşüyorlar. Oruçoğlu’nun sözleri ile bir de bu sayede “hayali suçlar yaratarak sıkıyönetimin süresini uzatmaya gerekçe sağlıyorlar”. Şöyle konuşmaktan utanç dahi duymuyorlar:
"İnan ki sizin gibi gençlerin kör inançlar uğruna kendilerini ezdirmelerine üzülüyorum. Vatan için yararlı ömrünüzü zindanlarda çürütüyorsunuz. Buradaki hoş olmayan uygulamaların aylarca devam etmesi ne kötü bir şeydir. On beş gündür boşu boşuna yirmi kişiyi meşgul ediyorsun. Yazık değil mi bu fakir halkın parasına? Sizin yüzünüzden ülkemize sızdırdırılan casuslarla uğraşamıyoruz. Bir yandan KGB, diğer yandan CIA... Bu fakir devlet kiminle uğraşsın oğlum? Bu devletin başında sen olsan ne yaparsın?”
Yıllar önce izlediğim bir dizi vardı; işkence altında gözleri bağlı iken tecavüze uğrayan genç kız, yıllar sonrada bir kafede sesinden tanımıştı tecavüzcüsünü… Adam iyi görünümlü, evli barklı, çocuklu, kendi halinde bir subay çıkmıştı; arkadaşlarının sevilen komşusuydu.
Bu iğrenç insanlar çok az sayıda, ancak bu toplumun bir parçası. Yönetimi eleştirmeye kalktığımız her seferde bir balyoz gibi kafamıza inmeyi marifet sayıyorlar. Kendi dar ve aptal vizyonlarını bu ülkenin vizyonu haline getirmeyi çoğu kez başardılar. Geçmişin sağ-sol olaylarından Gezi’ye, her yerdeler ve durumdan memnun olanlarca korunuyorlar. En önemli güvenceleri ise bizlerin, halkın korkudan sesini çıkaramayacak olması.
Sezarın hakkı sezara; görevlerini yapmaya yeter yetkinlikleri katiyen yok, ancak bizi iyi tanımışlar…
“Ben bu halkın, başkaları tarafından kurtarılmayı istediğine inanmıyorum. Git sokaktan çevir birisine sor. "Anarşistler seni kurtarmak istiyorlar, ne diyorsun?" de. "Benim kurtarılacak bir durumum yok, onlar kendilerini kurtarsınlar" der. Halk budur. Hayatında yapmadığı bir şeydir, başkalarını kurtarmak. Git çevir, sor. "Anarşistlere ne ceza verelim?" de. "Asın"’ der. Halk, kesinlikle budur. Asılışınızı zevkle seyreder. Celladın karşısında iki büklüm eğilir, şapkasıyla selamlar onu. Halkı benim kadar tanıyamazsınız. Kıt kanaat geçinmeye alışmıştır. Küçük bir lokma atar ağzına, dikkatlice çiğner ve usul usul yutar, geğirince şükür çeker, öksürünce korkar, çevresine bakınır, acaba bir şey mi oldu diye. Ayrıntıdaki güzelliklere bakmaz halk; onun için, hiçbir şeyin değişmediğini, her şeyin birbirine benzediğini sanır. Halk budur.”