Keşke iyi bir yorumcu olsaydım da düşündüklerimi daha iyi ifade edebilseydim diyorum bazen. Bu kitap için düşündüğüm çok şey var çünkü. Daha temelden bağları sağlam kurulamamış bir ailenin yarım asırlık öyküsünü okuyoruz. Kocası tarafından terk edilen 2 çocuklu bir kadının mektuplarıyla başlıyor her şey. Daha ilk cümleden derin ve gerçek hisler barındıran bir roman olacağı anlaşılıyor zaten. Kadının ismi Vanda, kocasının ise Aldo. Vanda’nın Aldo’ya olan haklı sitemini okurken çok sorguladım bazı nedenleri. Aldo bunu neden yaptı? Çocuklarını nasıl bırakabildi? Tüm bunlara değer miydi?…Sıra ikinci bölüme geçiyor. Yıllar yıllar sonrası. Aldo’yu dinliyoruz bu kez. Aslında dinlemek demek yetersiz, yazar öyle güzel anlatmış ki Aldo’nun kendisi oluveriyoruz. Sorular cevaplanıyor, duygular açığa çıkıyor…Aldo’nun hislerini anlamaya çalışmak bilmece gibi hissettirdi bana. Son bölümde sıra çocuklara geliyor. Sandro ve Anna. Bu kez Anna’nın gözlerinden bakıyoruz. Yıllarca saklı kalmış ve çığ gibi büyümüş, bastırılmış duygular var. Bana tam olarak aile bağlarını sorgulatan kısım bu oldu. Bir insanın karakteri nasıl işlenir, şekillenir Anna bize gösteriyor bunu. Tam bir psikolojik roman bana kalırsa. Her okurun kendi bakış açısını, karakterler ile birleştirerek farklı odak noktaları ve farklı ayrıntılar bulacağını düşünüyorum. Son olarak kapak tasarımına Faruk Baydar’a aitmiş, bence daha iyi bir tasarım olamazdı, çok beğendim. Ve yine bu kitabı okumama vesile olan Begüm Çakır ‘a çok teşekkürler. Mutlaka okunmalı.