Şu dönemde en çok ihtiyaç duyduğumuz şey empati kurmak, sabır ve içtenlikle bir insanı anlamak. Bu hislerle ikinci kez aldım elime, Suç ve Ceza’yı. Daha çok kendi içime ayna tutmakla kalmayıp, Dostoyevski’nin Raskolnikov üzerinden verdiği dünyalık derslere sığınmak maksadıyla.
Dostoyevski’nin yaşamı ve birikimi sayesinde ortaya “iyi ki de çıkmış” olan bu başyapıtı, aslen Hegel’in ‘Olağanüstü İnsan’ savını romanın baş karakteri Raskolnikov’la aktarıyor. Raskolnikov bir “kahraman” olmasa da, Hegel’in “Olağanüstü İnsan” kavramının vücut bulmuş hali. Kitabın felsefesi de bütünüyle bu fikre dayanıyor ve bizleri de -cinayet masum birini kurtarmak ya da masumların acı çekmesini engellemek mi? Bu vahim durum -takdir edilmesi gereken bir davranış mı? Gerçekten iyi amaçlar uğruna işlenmiş suçlar, suç sayılmalı mıdır? Ya da “hakkaniyetli” suç diye bir şey var mıdır? sorularıyla kendi içimizde bir vicdan mahkemesi kurmamıza ön ayak oluyor. Peki Raskolnikov ahlakın hangi noktasında yargılanmalı? Aslında tüm soruların cevabı çok açık. Raskolnikov için kullanılan şu diyalog da her şeyi açıklar nitelikte, “Biliyor musun, bir şeyler var kafasında! Hiç değişmeyen, sürekli acı veren bir şeyler…” Yaptığı hatayı vicdanıyla ödemeseydi sonuçta bir katil olsa da, hiç hastalanmayacak ve azap çekmeyecekti.
Öfke, acı, kurnazlık, gerilim ve şefkati bir kitapta nabzı düşürmeden anlatabilmek ustalığı Dostoyevski’nin muazzan bir yazar olduğunu gösteriyor yine. Bu noktada bu kitabın türüne ne psikolojik ne de felsefi diyebiliyorum. İnsanüstü bir zekayla ve yaşanılmış acıların muhteşem tasviri ile ortaya çıkmış, modası hiç geçmeyecek, konusu hiç eskimeyecek bir başyapıt benim gözümde.