Kadın olarak doğmak, erkeklerin mülkiyetinde olan özel, çevrelenmiş bir yerde doğmak demektir. Kadınların toplum­sal kişilikleri, böylesine sınırlı, böylesine koşullandırılmış bir yer­de yaşayabilme ustalıklarından dolayı gelişmiştir. Ne var ki bu, kadının öz varlığının ikiye bölünmesi pahasına olmuştur. Kadın hiç durmadan kendisini seyretmek zorundadır. Hemen hemen her zaman kendi imgesiyle birlikte dolaşır. Bir odada yürürken ya da babasının ölüsünün başucunda ağlarken bile ister istemez kendi­sini yürürken ya da ağlarken görür. Çocukluğunun ilk yıllarından başlayarak hep kendi kendisini gözlemesi, bunun gerekli olduğu öğretilmiştir ona. Böylece kadın içindeki gözleyen ve gözlenen kişilikle­ri, kadın olarak onun kimliğini oluşturan ama birbirinden ayrı iki öğe olarak görmeye başlar. ... Bunu şöyle yalınlaştırabiliriz: Erkekler davrandıkları gibi, kadınlarsa göründükleri gibidirler. Erkekler kadınları seyre­derler. Kadınlarsa seyredilişlerini seyrederler. Bu durum, yalnız er­keklerle kadınlar arasındaki ilişkileri değil, kadınların kendileriyle ilişkilerini de belirler. Kadının içindeki gözlemci erkek, gözlenense kadındır.** Böylece kadın kendisini bir nesneye -özellikle görsel bir nesneye- seyirlik bir şeye dönüştürmüş olur.
·
255 Gösterim
2 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
"Kadını süsleyen, güzelliğini yansıtmaya yarayan her şey onun bir parçasıdır." Modern Hayatın Ressamı kitabından bir alıntı.
Devamında: "Sokakta, tiyatroda, parkta hiçbir ilgisi ve beklentisi olmamasına karşın ustaca biçilmiş bir tuvalet karşısında keyif duymayan onun imgesini sahibinin güzelliğiyle ayrılmaz bir biçimde birleştirerek korumamış, böylece kadını ve elbiseyi bölünmez bir bütün haline getirmemiş bir erkek var mıdır?"