Yaralı bir bilinç tarafından dürtülüp kanatılan birini okuyoruz sanki. Ya da melankoli tonu yüksek bir psikoloji metni... Ya da bir şizofrenin zihninde gezdiriliyoruz. Hasta-doktor diyaloglarının olduğu bölümlerde konuşmaların ayrılmadan virgüllerle birbirine bağlanmış olması bu deliliğe bir göz kırpma olarak da değerlendirilebilir.
Tarık Tufan'ın farklı bir şey denediği kesin. Bu denediği şeye roman diyeceğim, diyemiyorum. Novella diyeceğim oluyor ancak ondan da tam emin olamıyorum. Öyle ki arka kapak yazısında da bu kafa karışıklığı kendini belli ediyor, "Tarık Tufan'ın en şiirsel metinlerinden biri" denilmiş.
Düz bir akış, olay anlatısından öte bilincin müphemliğine emanet edilmiş bir anlatı var. Karanlıklar, sisler içerisinde ilerliyorsunuz. Yine yalnızlık, yine varoluş sancısı, yine aile trajedisinin kapanmayan yaraları ve kuvvetli bir aşk acısı, büyük bir kaybediş.... Tek bir isim var kitapta, eğer hafızam beni yanıltmıyorsa, o da yokluğuyla tüm hikâyeyi karanlığa mahkum eden Füruzan. T. Tufan'ın karakter isimlerini anlamlı seçtiğini düşünmeye devam ediyorum...
Anlatı yer yer etkileyici olsa da yargılayıcı 'sen' dilinin sürekli kullanımıyla oluşan tekdüzelik okuru bir zaman sonra sıkıyor. T. Tufan kurgularında anlatıcının ara ara değiştiğini görürüz. Özellikle önceki iki romanında hakim bakış açısındaki anlatıcısı ve 'ben' dilini kullanan anlatıcının dönüşümlü kullanımıyla anlatımda çeşitlilik sağlanmıştı. Bu kitapta, 'ben' anlatıcısı araya birkaç kez girmiş olsa da anlatımdaki tekdüzelik giderilememiş. Ama farklı bir havasının olduğunu da yadsıyamayız. Bilincin sisli ve karanlık dehlizindeki yolculuğunuz ise sonlara doğru anlam kazanıyor. Kitabı bitirdiğinizde her şeyi daha iyi anlıyorsunuz. Hüzün ve keder geride kalan oluyor.