Avrupa’nın ortasında, Hollanda’da Amsterdam’ın en güzel bölgesinde yaşayan aile olamamış bir 4 kişilik aile. Baba Jörgen Hofmeester, kızları İbi ve Tirza. Son olarak kitapta ismi dahi yer almayan eşi, karısı vb. Olarak bahsedilen anne. Hofmeester karısının genç bir erkek sevgilisi ile 3 yıl önce gitmesiyle terk edilmiş, kızları İbi ile Tirza’ya anne ve babalık yapmaya çalışan bir baba. Bu şekilde başlayan romanda Hofmeester’a başlangıçta acıma duygusu hissedilebilir. Ancak kitap tabiri caizse lahananın yaprakları gibi katman katman açılıyor ve duygular dönüşüme uğruyor.
Kitap; kira, kurban ve çöl olmak üzere 3 bölümden oluşuyor. Kira bölümü Hofmeester’ın Tirza’nın mezuniyeti için mükemmel olmasını dilediği parti hazırlıkları ile başlıyor. Bir bugünü, bir yakın geçmişi, bir uzak geçmişi sıkı bir kurgu içinde okuyorsunuz. Hofmeester, partiden kısa bir süre önce kapısında kendisini terk eden karısını bulur. Uzun zamandır beklediği karısını. Başlangıçta hiçbir tepki vermeyen Hofmeester’ın karakterini karısı ile diyaloglarından anlamaya başlıyoruz ve ona karşı başlangıçta duyduğumuz acıma, tebrik etme gibi isteklerimiz yavaş yavaş erozyona uğruyor.
Kitabın ismi Tirza olmasına rağmen baş karakterimiz beyaz, Avrupalı, orta sınıftan olan Hofmeester. İyi bir yayınevinde editör olan, hayli bir birikimi olan, evinin çatı katını kiraya veren, kızları ve özellikle Tirza’nın üzerine titreyen bir baba. Kendi başarısızlıklarını gizlemeye çalışan, karakterindeki ezilmiş kalan kısımları kamufle etmeye çabalayan, “medeni” bir insanın yapmayacağını düşündüğü davranışlardan kaçınan ve hatta bu davranışları göstermemesi için kızlarını kullanabilen bir baba. Hofmeester’ın karanlık noktaları roman ilerledikçe karşımıza çıkıyor ve bunu bize karısı ile Ester’le olan diyalogları vermekte. Zira bu diyaloglarla birlikte Hofmeester’ın karısına karşı nasıl şiddet uygulayabildiğini, “medeni” görünme çabalarının altında baskıladığı vahşi tarafı, cinsel dürtüleri görüyoruz.
Kendi babası ve annesi ile olan ilişkisinden başarının onun için ne gibi bir öneme sahip olduğunu ve bu nedenle Tirza’yı bir proje çocuk gibi yetiştirmeye çalıştığına tanık oluyoruz. Hofmeester’ın kafasında yarattığı birey yüzmeye gider, çello çalar, Rus klasikleri okur. Kendisinin olamadığı bu birey kızları için amaç haline getirir ve onları proje gibi yetiştirmeye çalışır. Hep dışarıdan görünüşe odaklanan ancak öze dokunacak şeyleri önemsemeyen bir davranış şeklidir bu. Kendisine normal olarak gelen bu bakış açısı aslında anormaldir.
Yazarın, ilk bölümde karısı ve büyük kızı İbi ile olan ilişkisini bir kira ilişkisi etrafında kurgulamasına hayran kaldım. Baş karakterin kendisinden aşağı gördüğü insanlara karşı tutumu sinir bozucu bir hal almaya başlıyor. Kendisinden aşağı gördüğü karakter bir kiracı, siyahi bir Ganalı hizmetçi veya Tirza’nın sevgilisi olan Faslı Choukri olabiliyor. Hep sahip olma, üstte olma gibi hastalıklı düşünceleri Hofmeester karakterinde görüyoruz.
Kitapta, medeniyet denen şeyin yüzü olarak dayatılan Batı’nın arızalarına sahip bir karakter anlatılıyor. Eylül 2001 saldırısı sebebiyle işini, bankadaki birikimini kaybeden Hofmeester Doğu’dan olan herkesi terörist Muhammet Atta gibi görmeye başlar. Ama tıpkı Batı’da olduğu gibi onun da problemi sorunu hep başkalarında aramak, sorunlarına fail aramaktır. Problemi hiçbir zaman kendinde aramayan ve karşısındakini ezmeye çalışan bir karakter.
Kitabın başından itibaren medeniyeti hayatının merkezine koyan bir karakterin dönüşümüne şahit oluyoruz. Zira Hofmeester giderek medeniyetten uzaklaşır ve medeniyete bakış açısı değişir. Kızı Tirza ile arasında geçen olaylar sonrasında da medeniyetin utanç ile aynı şey olduğunu, her durumda medeni görünmek için sonsuz bir çaba harcandığını fark etmektedir.
Sayfa 432: “...Zevkle aşağılama iç içedir. Kurtuluş, hastalığımızdan kurtulmamızdır; hastalığımızın iyileşmesi, insancıllığımızdan kurtulmamıza bağlıdır. Ve onunla alakalı her şeyden, yeniden hep yeni baştan. Anlıyor musun? Bu kurtuluştur. Kurtuluş aşağılamaktan geçer”
Kitabın son bölümü olan çölde karakter kendini arayışa çıkmıştır. Kendilerine sistem diye öğretilen şeyin ne olduğunu görmekte ve bunun ne kadar çürümüş bir bilgi yığını olduğunu görmektedir.
Bu kitabı Ayfer Tunç’un “edebiyatın ölmediğini kanıtlayan 5 roman” isimli videoda tavsiyesi sonrasında okudum. Çok sarsıcı bir roman olan bu kitapta Batı’nın problemli kısımlarını gün yüzüne birer birer ortaya çıkmaktadır. Çok eski zamanlardan itibaren beri olan bu Doğu- Batı ayrımını Arnon Grunberg’in bakış açısından etkileyici şekilde okumak güzel bir deneyimdi. Gerçekten herkese tavsiye ederim.
TirzaArnon Grunberg