Bir "Derin Devlet" öyküsü
7/10
·373 syf.··
Beğendi
·
2022 24. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 27 Mayıs 2022 23:26
Bize benzer şekilde, darbelerle ve faşist yönetimlerle bir kuşağını kaybetmiş komşumuz Yunanistan’dan, gerçek bir suikastın öyküsü “Ölümsüz”. Vassilis kendi devletinin öldürdüğü Z’nin cinayetini ve izleyen soruşturma sürecini adım adım aktarırken, derin devletin kodamanlarının nasıl hep garibanların kafalarına basarak yükseldiklerini de çarpıcı şekilde gösteriyor. Okuduğunuzda eminim ki sizler de benim gibi Bahriye Üçok’tan Uğur Mumcu’ya, Hrant Dink’ten Ahmet Taner Kışlalı’ya, bir çok aydınımızın katli ile inanılmaz sayıda benzerlik bulacak; bu cesur isimlerle ideolojik platformda karşı karşıya gelmekten korkan aciz ve adilerin kimler olduğunu, ne kadar alçalabildiklerini, “devlet memurluğu” sıfatının ve devletin imkanlarının arkasına nasıl saklanabildiklerini ve iş zora girince nasıl da garibanları ateşe attıklarını belki şaşırmadan, ama iğrenerek okuyacaksınız. Vassilis Vassilikos’un hikayesini aktardığı Z, gerçek adı ile Grigoris Lambrakis, ünlü bir doktor, bir Profesör, madalya sahibi bir atlet ve ılımlı bir siyasetçi. 51 yıllık ömrüne birçok başarı sığdıran Lambrakis’in belki de tek suçu, 2. Dünya Savaşı sonrası iyice rayından çıkan ülkesinde ezilen geniş yoksul kesimin sesi olmak istemesi. Vassilis’in anlattığı dönemi biraz daha iyi hayal edebilmek için komşumuzun kanlı 1900lü yıllarını kısaca hatırlamakta yarar var: 2. Dünya Savaşı’nın önemli bir kısmında Alman işgali altında kalan bir ülke Yunanistan. Üstelik Yunan Kralı anne tarafından Alman -annesi Hanover prensesi Frederica- ve bu nedenle kral savaş boyunca Alman işgalini aslında “memnuniyetle” karşılıyor ve üstü kapalı himaye ettiği Nazi’ler ile savaş boyunca ülkesindeki komünistleri avlıyor. Kralın bu çabası kendisine faydalı olmuyor belki -zira Almanya savaşı kaybediyor-, ancak ektiği nefret tohumlarıyla ülkesini izleyen 30 yıl boyunca gerçek bir ateş topunun içine atıyor. Zira ülkede hala hatırı sayılır bir monarşi destekçisi var ve onlar krallarının izinden gidip komünistlere karşı Nazilerin -ve savaş sonrası faşistlerin- tarafında yer alıyorlar. Sovyet hakimiyetine giren komşuları Bulgaristan nedeniyle komünizmin sınırlarına kadar gelmesi, faşistlerin korkusunu daha da tetikliyor. Güneyde, kısmen daha liberal olan Atina’nın aksine, kuzeydeki büyük şehirler ve özellikle Selanik, bu nedenle faşistlerin önemli üslerinden birine dönüşüyor. Lambrakis’in bir konuşma için Selanik’e gelmesi ile başlıyor olaylar. Vassilis olanları adım adım aktarıyor: Daha önceden saptanmış ve izinleri alınmış toplantı salonu son anda iptal ediliyor, solcular toplantılarını daha küçük başka bir salona almak zorunda kalıyorlar, dinleyicilerin büyük kısmı dışarıda kalıyor, toplantının başlaması ile birlikte elleri coplu, sopalı, taşlı gruplar sloganlar atıp dışarıda kalan solcuları ölesiye dövüyor, içeridekileri ölümle tehdit ediyorlar. Polis seyrediyor, asker saldırganlara yol gösteriyor. Önceden ayarlanmış bir senaryo sonucu, konuşmasını bitirip koruma çemberi içinde oteline yürüyen Lambrakis, bir kamyonetin kasasına saklanan dok işçisi tarafından kafatasını kıracak şiddette bir darbe alıyor, aracın altına sürükleniyor ve herkesin gözleri önünde eziliyor. General’in baştan sona planladığı, Emniyet Müdürü’nün haberdar olduğu ve polisin “tepkisiz” kalmasını sağladığı bu vur-kaç olayı, birkaç cesur görgü tanığı ve 1985te Yunanistan Cumhurbaşkanı olacak cesur savcı Christos Sartzetakis sayesinde ortaya çıkarılıyor. Zorlu bir adalet yolculuğu bu; devlet yetkilerinin ardına saklanan General ve Emniyet Müdürü önceleri ortaya çıkan her tanığı öldürmeye ya da korkutmaya çalışıyorlar, çember daralınca bu sefer maşa olarak kullandıkları insanları namluya sürüp kurtulmaya uğraşıyorlar, mahkum olduktan sonra ise rüşvetle ifadeleri değiştirmeye çabalıyorlar. Tümüyle pis, tümüyle mide bulandırıcı bir oyun. Hikayenin bizim yaşadığımız onlarcasına bu kadar benzemesi, okurken yüreğimi acıtıyor. Gözümün önünde Sivas’ta otelin önünde saatlerce slogan atan ama durdurulmaya bile çalışılmayan gruplar geliyor örneğin. Romanı okursanız göreceksiniz; bu slogan atan insanlar eğitimsiz, son derece aptal ve gariban tipler. Romanda çoğu Selanik’te doklarda çalışan işçiler ve ancak gizli bir faşist örgüte katılabilirlerse günlük nafakalarını çıkarabilecek işi bulabiliyorlar. Ne bir ideolojileri var, ne de karşı tarafı tanıyorlar. İpin ucuna bağlanmış kuklalardan farkları yok: kodamanların bahşiş olarak vermeye bile imtina edeceği küçük paralar için adam öldürmeyi kabul eden şerefsizler onlar… Lambrakis’in ölümünden sonra 20 yıl daha faşizmle boğuştu Yunanistan. Darbeler altında ezdi, geleceğinin ümidi olan okumuş gençliğini, aynı bizim gibi. Sonunda, son anda Avrupa Birliği trenine atlayıp ekonomik geleceğini garanti altına aldı ve bizim önümüze geçti belki; ancak açıkça yüzleşemediği ve hesap soramadığı o faşist düzen artıkları hala içeride rahatsızlık yaratmaya devam ediyorlar. Vassilis Vassilikos hikayesini son derece içten, coşkulu anlatıyor. Bir yandan suikastın kronolojisini aktarırken, diğer taraftan Lambrakis’in kahramanlığını vurguluyor. Epik anlatımını, özellikle karısının Lambrakis’e özlemini aktardığı satırları ise başarısız bulduğumu söyleyebilirim. Yine de, bize benzer kadersizliği ile bu komşumuzun yakın dönem faşizm tarihi, bence daha fazla okuyucu ilgisini hak ediyor.
Edebiyat
ÖlümsüzVassilis Vassilikos · Can Yayınları · 1985104 okunma
·
652 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.