·331 syf.····Okunma: 30 Nisan 2022 00:00 José Saramago'nun kaleme aldığı Körlük, beyaz körlük olarak geçen bulaşıcı bir hastalığı ve o hastalığa yakalanmış insanların hastalık sürecinde yaşamış olduklarını konu olan distopik türden bir kitap. İlk başladığımda kitabı uzun bir süre okumakta zorlandığımı söyleyerek incelememe başlamak istiyorum. İlk sayfalarından itibaren beni yakaladı yalanını atmak istemiyorum. Zannediyorum ki kitabi okuyup benimle aynı fikirde olacak olan okurlar da vardır elbet. Kitap İlk 150 sayfada çok ağır ilerliyor. Belki bu ağırlığın sebebi henüz pandemiden çıkmış olmamızın verdiği ruh hali de olabilir. Ancak merak etmeyin sonrası bir çırpıda okunuyor
Kitabımıza dönecek olursak kitap benim için iki bölümden oluşuyor uzun sürede zorlanarak okuduğum ilk 150 sayfa ve sonrasında tek nefeste, kah insanların ne denli cirkinlesebilecegi gerçeği ile sarsılarak, kah acıyarak, kah üzülerek veyahut dehşete düşerek okuduğum 150-200 sayfa. Kısaca körlerle dolu bir odada gören tek kişi sizmişsiniz gibi bir hisle kapattım kitabın kapağını.
Kitapta dikkatimi çeken detaylardan birisi hiçbir karakterin bir isminin olmaması oldu. Zira o karakterler hepimizi temsilen oradalardı.Siyah gözlüklü kız bizdik aslında, doktor da. Hırsız da bizdik, İlk hasta da. İsimler okuyana göre şekillenecekti. Çünkü körlük virüsü belki bizim de damarlarımızda dolaşıyordu, ya da çok yakındık kör olmaya. Bir mekan da yoktu akıl hastanesinden başka. Bu salgın hangi ülkede yaşanıyordu? Hangi şehirde? Ya da bu dünyada mı? Aslında cevabı basitti; insanoğlu neredeyse tam olarak orada. Her yerde. Her ülkede ve her kıtada. Tarih ise 1950, 1870, 2022 ya da m.ö 600. İnsanlığın başlangıcından bu yana. Hırs, cehalet, kin,nefret, sınıf ayrımı ve sömürgenin ve insanlığın elini değip cirkinlestirdigi, insanlığı çirkinleştiren her yerde ve her zaman diliminde geçiyordu bu olay. Peki körlük dedigimiz bu meret bu kadar kötü muydu? Ya da körlük müydü bizi böyle çirkinleştiren, yozlaştiran?
Yeri geldiğinde iğrendiğimiz, okuyamadığımız, midemizi bulandıran o sahnelerin biri bile distopya değildi aslında, hayatın çıplak gerçekliğiydi. Ancak gören gözlerimizdi bizim bunu görmememize sebep olan, gören gözlerimizdi dünyaya toz pembe bir pencereden bakan. Ve körlüktü bizi gerçekle tanıştıran. Gören gözlerimizle yargılandığımız siyah gözlüklü kızın içini görmemizi sağlayan körlüktü. Kör olmayıp o koğuşa düşmeseydik görebilir miydik insanın karanlık yüzünü bu denli net? Elbette körlük
değildi insanı canilestiren. İnsanı canilestiren , hayvanlastiran denetimsiz olduğunu bilmenin dayanılmaz hafifliği idi, öz benlik ve öz saygı eksikliği idi. Zira etik davranma motivasyonu içsel değil dışsal olan insanoğlu dışsal faktörler ve denetleme ortadan kalktığında gören gözü ile de canilesirdi, ki canilesmisti de.
Ve bizim bu gercegi görebilmeniz de bir sabah ansızın kör uyanmakla mümkündü.