Bir yaz gününden geçmişte yaşanan bir kış öğleden sonrasına kurulan bir köprü. Yakılan ve bir daha boşluğu doldurulamayacak bir kağıt parçası. Hayattan kovulan bir şiir. Ve onun lanetiyle düğümlenmiş, buz kesmiş, kenara itilmiş bir mutluluk.
Bir Yaz Akşamı On Buçukta’da olduğu gibi yine devam edememiş bir yolculuk var. Ve Duras yine gitmek ve gelmek’in bittiği, geçmiş yolculuğun bitip gelecek yolculuğun başlamak üzere olduğu yerde bir aralık buluyor. O aralığı bir kitapla doldurmaya koyuluyor. Yine sanki hayatımızda olup biten en önemli şeyler yolculuk sırasında, koştururken değil de, durduğumuzda, durmak zorunda olduğumuzda yaşadığımız şeyler gibi hissettiriyor.
Ve yine, hayatımızı etkileyen en önemli insanlar, hayatımıza girmek için kıpırtısız durmaktan başka bir şey yapmayan, o aralıkta gözümüzün iliştiği, dalıp gitmelerine tanık olduğumuz o insanlar. Barlarda, gemilerde, trenlerde rastladığımız, sonradan unutsak bile, unutulmaz olan insanlar.
Emily L. bu insanlardan biri. Kaptan olan eşiyle denizlerde uzun yolculuklara çıkan, Bir Kış Günü Öğleden Sonra yazdığı şiirini kaybetmiş bir şair. Ne tesadüf ki, anlatıcımız da öyküsünü bir türlü yazamayan bir yazar, ve o da sevdiği adamla bir yolculukta. Bu Emily L ve Kaptan’ın hikayesi. Ya da anlatıcıyla aşık olduğu adamın mı? Önemi yok. Adamlar şiirleri, adamlar öyküleri sevmiyor. Adamlar anlamıyor, kadınlar anlaşılamıyor, kadınlar, yere bakıyor. Kimin hikayesi, önemi yok.
Yine bir iletişimsizlik kuyusu bu kitap. Karşıdakinin duymadığı, soluksuz kalındığı için kesik, eksiltili, her şeyi aynı anda söylemeye çalışmayan cümleler. İlginç olan şu ki, siz de o boşlukları tamamlamaya, olup biteni bir an önce anlamaya çalışmadan okuyorsunuz. Daha baştan kabul ediyorsunuz Duras’ın anlatım biçimini. Hiçbir baskı görmeden Duras’a teslim oluyorsunuz.
Bir arkadaşımın deyimiyle, her an bir şey olacakmış gibi bir beklentiyle okuyor, olmuyormuş gibi hissediyor, sonra da çoktan olup bitmiş olduğunu anlıyorsunuz. Beklediğin, bakmayı reddettiğin yerde duruyor. Bu Marguerite Duras, bir mucize değil de ne?