Kitaba dair hissettiklerimi anlatmadan önce mütevazi önsözüyle ve kültürlenmemize yüz kırk beş maddeyle London vasıtasıyla da olsa destek olan Levent Cinemre’ye sonsuz teşekkür etmem gerekli çünkü o açıklamaları okumasam, birçok konu boşlukta kalacaktı ve google’dan çıkamayacaktım ve dolayısıyla okuduğumdan keyif almayacaktım düşünürlerden, yazarlardan tutun da yataklı vagonları üreten firmadan -Pullman Company- bir kovboy şapkasının tarihine -Stetson- uzanan oradan mor rengin Roma’dan önceki devirlerden itibaren soylular ve üst düzey devlet görevlileri tarafından giyilebildiğine kısaca türlü türlü farklı konu ve alandan kendimize güzel bilgiler edinebileceğimiz çok güzel bir emek var orada. Bu yüzden bu emeğe harcadığı vakti sevdiklerinden ne kadar çaldıysa katbekat fazlasını onlara geri vermesini tüm kalbimle dileyerek sonsuz saygılarımı iletiyorum.
Martin Eden’a geliyorum…
İlk başlarda öğrenme açlığı ve tükenmez azmiyle gözlerimi kitaptan ayıramadım ilerledikçe Martin’i sorgulamaya başladım acaba içi boş bir kendine inanç mı, ufak çaplı bir narsist mi, bunca emeğe karşılık asla değişmeden aldığı retlerden sonra inandım bir an için başarısız olacağına. Sayfalarca okuyup bekledim resmen, kendini geliştirdiğini söylüyor her defasında daha iyisini -yer yer para kazanmak için yazdığı ve kendinin beğenmediği işleri saymaksak- yazdığını okuyup okuyup bir türlü muvaffak olamadığını gördükçe hem öfkelenip hem de sonunun nasıl olacağına merakım büyükdükçe büyüdü.
Aşkı, aşkını bunca savunması onu bu kadar yüce ve kutsal saydığı ve diğer her şeyden öte tuttuğu, kendi tabiriyle onun için her şeyi “iyi etmek” istediği Ruth’a imrenmeden alamıyor insan kendini. Ruth olsaydım böyle yapardım şöyle yaparım demekten kendinizi alamıyorsunuz. Çünkü hisler dünyası böyledir karşında yanan bir aşk görürsen ve sen de aşıksan o yangına koşullar ve toplumsal sınıflar ne söylerse söylesin yanmaya devam edersin. İşte Ruth olsam yanardım benden geriye bilsem ki küllerim bile kalmayacak, yine de yanardım. Çünkü aşkı kutsal sayan böyle bir çift gözün sadakatini bir daha bulamayacağımı bilirdim fakat maalesef Ruth’un yetiştirilmiş olduğu ortam onun kanına işleyecek kadar tesirli, okuduğu üniversitenin ufkunu genişletemeyecek, toplumun yargılarını önemsemeyecek kadar onu eğitememiş olması müthiş incitici bir olay oldu benim için. Hele sonda Martin’e geriye dönmek isteyişi kendini aşağılamanın son sınırıydı ki onu gerçekten sevdiğine inansak bile zamanlama hatasıyla inanma gücümüzü yerle bir etti. Ah Ruth ah…
Ve Martin…
O geleceğe olan bakışı, bilgiye olan açlığı, yorulmak bilmez bir kere olsun doğru dürüst isyan etmeyen savaşçı ruhu… kalbim sonunla paramparça oldu. Çektiğin yorgunluk ve ne yaparsan yap elde edeceğin koca sonuçsuzluk o kadar içime işledi ki. Yaptığına kızamadım bile. Normalde mutsuz sonlara herkes kadar öfkelenir hayat yeterince ağır bari bu düşünsel mutlu sonlarla mutlu olabilsek derdim fakat o kadar net anladım ki neden ve niye… bu soruları sana asla yöneltmeyecek kadar anladım seni. Sana taptım, sana sonsuz saygı duydum. İyi ki yaratılmışsın London tarafından. Dilerim çektiğin sancıların çoğu yalnızca onun hayal ürünüdür ve London kişisel hayatında bu hayattan bu kadar keder alıp kapatmamıştır gözlerini bilinmeze.
Keyifli okumalar dilerim. ❀
Martin EdenJack London