·104 syf.··Beğendi
···Okunma: 24 Aralık 2022 02:27 Marguerite Duras’ın otobiyografik romanları serisinden biri “Sevgili”. Yazarın 70 yaşında kaleme aldığı bu hikaye, 15 yaşında yaşadığı ilk aşkının izlerini sürüyor. “Aşk” dediysem de aklınıza öyle sevimli, romantik bir anlatım gelmesin. Marguerite Duras öyle kuru romantizme pabuç bırakacak yazarlardan değildir!
Çinhindi’nde, şimdiki adı ile Vietnam’da büyümüş Duras. Bölgede öğretmenlik yapan Fransız bir anne-babanın 3 çocuğundan en küçüğü. Babasını 7 yaşındayken kaybediyor; eşinin hastalığı sırasında 2 yıllık bir dönemde Fransa’ya taşınan annesi eşinin ölümünün akabinde çocukları ile Çinhindi’ne geri dönüyor. Tek başına öğretmenlik yaparak ailesini geçindirmeye çalışıyor bu genç kadın. Yaptığı hatalı bir yatırım sonucu servetlerini kaybediyor ve aile büyük bir maddi sıkıntının içine sürükleniyor. Yine de hiçbir aşamada mücadeleden vazgeçmeyen, tutkulu, azimli, güçlü bir anne modeli.
Duras bir çok romanında bu aile tarihinin izlerini sürüyor. “Sevgili”de de öyle. Annesinin büyük oğlunu diğer çocuklarından daha fazla sevmesi Duras’nın annesine öfkesinin en büyük sebebi. Esrar içen, kumar oynayan, hırsızlık yapan, kardeşlerine eziyet eden bu büyük ağabeye nefreti öyle büyük ki, kitabını yazdığı 70li yaşlarında bile hala öfke kusuyor. Ağabeyinin aksine sessiz, kırılgan olan ve genç yaşında savaşta ölen ortanca erkek kardeşe karşı daha ılımlı; ancak yine de hiçbir kardeşine benzemiyor o. Genç yaşlarından itibaren bağlanmaya ilişkin sorunu var; kendi başına, kendi belirleyeceği yolda gitmek istiyor. Bu yolda -sevse bile- anne ve kardeşini geride bırakmaktan çekinmiyor.
15 yaşında tanıştığı, kendinden yaşça epey büyük olan zengin bir Çinli gençle yaşadığı ilişkiyi anlatıyor Duras. Lise öğrencisi genç kızın cinsellikle tanışmasının hikayesi; Çinli genç sırılsıklam aşık ama kızın pek umurunda değil. Bir yandan kendi Fransız kökenli ailesi -servetinden etkilenseler ve hatta yararlansalar bile- genci küçümsüyor, öte yandan milyarder Çinli baba oğluna yoksul bir Fransız yerine kendi kültüründen bir gelin adayı bulmaya çalışıyor. Bunca olumsuzluğa rağmen 2 yıla yakın sürüyor ilişki. Küçük Duras bu ilişki sayesinde hayatı tanımaya başlıyor.
Duras’ın etkileyici, çarpıcı bir anlatımı var. Hafızasının derinliklerinden söküp çıkardığı bir anıyı, bir fotoğraf karesini eline almış da anlatır gibi, en ince detayına kadar aktarıyor. Öyle ki, o anılarda kalmış anlar okuyucunun önüne sanki daha yeni yaşanmışçasına renkli, capcanlı seriliveriyor. Bu hikayenin ilk karesindeki o modası geçmiş ipek elbise giyen, uçuk pembe renkli bir erkek şapkası takan, lame ayakkabılı, kırmızı rujlu rüküş küçük kız da öyle; o kadar canlı ki roman boyunca aklımızın bir köşesinde kalıyor ve -kapak fotoğrafının da etkisiyle- sanki bize gülümsüyor.
Deha, çoğu kez farklılıklarla beraber geliyor. Duras için de her romanını okuduktan sonra aynısını hissediyorum. Özgür bir ruh o, ama huzurlu değil kesinlikle. Hayatı boyunca yaşadığı olumsuzlukların sebebini arıyor; romanlarında bulduğu sebepleri bizlerle paylaşıyor; maddi sorunlar, kötü bir ağabey, uyumsuz bir aile hayatı, hatalı davranan bir anne, yanlış ilişkiler, vs… Ama dönüp kendine bakmayı, aynı titizlikle kendi kusurlarının peşine düşmeyi hiç istemiyor. Etkileyici yeteneğe sahip farklı biri; ömür boyu dindiremediği huzursuzluğunun en azından bir kısmının o sıradışılığıyla ilgili olduğunun farkında, ama bilmezlikten geliyor. Ve ben her hikayesinde Duras ile empati kurmaktansa gencecik yaşında bambaşka bir kültürde tek başına 3 çocuğunu yetiştirmeye çalışan annesine daha yakın hissediyorum kendimi…
Bu kısa öyküsünün sinemaya uyarlandığını da not düşerek tamamlamak istiyorum incelememi. Ben seyretmedim, ama hakkında güzel yorumlar okudum. Kimbilir, belki bir gün Duras’ı daha iyi anlayabilmek için bu filme de bir şans veririm.