DİPÇE :
"Bu ağrıya sıkı sıkıya tutunduğumu fark ettim. Ilk başta susturmaya çalıştım onu, böylece geçeceğini ve beni tedirgin memnuniyetimle baş başa bırakacağını düşündüm."
Bu satırlarla başlıyor öykü gerçek bir kalp ağrısından revan ederek tutunmuş başka ağrılarla karşılaşacağımızı baştan haber veriyor yazar. Ana karakteri tanıdıkça yazarın bu peşinci yaklaşımı anlam kazanıyor.Çünkü karakterin zamanlama hatası veren sessizlikleri
ağır bilançolara yol açtığı için anlatıcı ile yazar arasında belirgin bir farka dönüşüyor.
Yazar sessiz anlatıcısına rağmen niyetini asla gizlemiyor çok az sembol ve metafor kullanıyor ve yazma edimini okurla aleni paylaşıyor bu açıklık ve netliğe rağmen okuru, karakterin çıkmazlarında sürüklemeyi başarıyor.
Öykü zamanda sıçramalarla ilerliyor bu sıçrayışlarda mekanla karakterin ruh dünyası arasında sıkı bir bağ kuruluyor.
(Haliyle incelemem de bu minvalde sıçrayışlara tabi oluyor.)
Kimdi kalp ağrısının elinden kurtulacağını düşünen kahramanımız? Romanın sonuna kadar adını bilmediğimiz bir öğretmen, bir mülteci,bireysel öyküsünü kendine en yakın öyküyle harmanlayan bir suskun. Konuşan ama sakınan bir suskun o.
Ona gerçeklerle yüzleşemeyen biri demek sığ bir yaklaşım olur ancak görünen bu durum kitabı ikiye bölüyor.
Sessiz kahramanımız eğitim almak üzere İngiltere'ye gidiyor ve çok geçmeden Emma ile karşılaşıyor kitabın ilk kısmı Zanzibar adasından uzakta İngiliz kültürüne adapte olmaya çalışan bu genci kendine yakıştırdığı öyküsüyle tanıyoruz. Emma karakteri de anlatıcımız kadar karakteristik bir yapıda ele alınıyor Batılı bir kadının özgüveni çağdaşlığı ve netliği ile, ailesine karşı duruşu ve yabancı bir kültüre yaklaşımı ile oldukça realist işleniyor.
Bu duruş karşısında sessiz karakterimiz aidiyet ve yabancılık ikirciliğinde içsel bir hırpalanmayla karşı karşıya kalıyor.
Burada yazar ile anlatıcı yine ayrışıyor, yazarın sömürge İngiltere karşısında net ironik dik duruşu hayranlık uyandırıyor.
İkinci bölümde ise sessiz anlatıcımızı 20 yıldan sonra ilk kez ülkesinde görüyor ve yeniden tanıyoruz gerçek öyküsü, gerçek yalnızlığı, gerçek kalp ağrısı ile...
Bir mültecinin yaşayabileceği yabancılığın öteki yüzünü gösteriyor yazar, ülkesindeki değişimin ve bozulmanın yabancılığını ve gerçek kopuşu...
İşte bu noktada Gurnah diaspora edebiyatındaki yerini sağlamlaştırır.Şimdiye değin okuduğum Afrika edebiyatından postkolonyal söyleme farklı bir yaklaşım getiren Gurnah burada hep göz ardı edilen "Arapfon" ile karşımıza çıkmaktadır.
Özellikle, iki kültür arasında sıkışmış benzer bir karakterin işlendiği Achebe'nin "Artık Huzur Yok" adlı kitabında ve diğer Afro-amerikan eserlerde yer alan kabile kültürünün ve siyahî öfkenin yerini Müslüman Afrikalı alır, kanaatimce postkolonyal edebiyattaki eksikliği de doldurması yönüyle Gurnah bir adım öne çıkar.
Bunun dışında yeraltı zenginliği fazla olmayan fakat doğal güzelliğinin ve insan gücünün sömürgeciler tarafından hunharca tüketildiğini bildiğimiz Zanzibar'ın kültürel ve siyasal yapısı da en az sömürgeci İngiltere kadar ironik ifadelerle eleştirilir. Özellikle 1960 Zanzibar ayaklanması ve devamındaki siyasi çalkantılar karakterlerin söyleminde istihza edilir .Bu yazarın hem sömürgeci anlayışa hem de kalp ağrısına gösterdiği tavırdır ayrıca "dik ve gururlu."
Nobelli yazar Abdulrazak Gurnah'ın dolambaçsız yalın anlatımından büyük keyif aldığımı belirterek bu kitabı tavsiye ediyorum özellikle sessiz kırılganlığının bozulmasından korkan herkese!