Ömürden giden 40 gün...
Kayıp ama kimisine çok şey de katabilir. Tıpkı Meryem Dülger gibi.
Büyük travma derin yaralar bıraksa da; 40 gün hiç fikri olmayan bir konuda empati yapabilmesini, her ne olursa olsun devam edebilme azmini, kendini fark etmesini ve çok güzel bir deneyim eseri bırakmasını sağlamış.
Hayat neler öğretmiyor ki;
"Aynı sıkıcı grinin başka bir tonuna boyanmış bu yatağın üzerinde incecik bir şilte ve onun üstünde serdiğim, sarı lekeli beyaz bir çarşaf var. Çarşafın üstünde de ben...
Ben ki kırk döşek altında bir bezelye tanesi koysanız gece rahat edemeyen Meryem..."
Meryem, kendi hikâyesi anlattığı kitabına Nazım'ın otobiyografisi ile başlamış. Kalbimi çaldığı ilk an bu oldu. Bir söyleşide;
" Nazım, çünkü insan derdini anlayana daha yakın oluyor." demiş
Arkadaşına "Eğer ilk kez opera izleyeceksen gerçek bir salonda izlemelisin" diyerek gittikleri Ukrayna Lviv'de Meryem'in yaka paça alıkoyulması ile başlıyor herşey. Tıpkı bir film senaryosu gibi.
Sonrası suçunu bilmeden hapishanede geçirdiği bitmek bilmeyen 40 gün...
Meryem'in günlüğü bu kitap. Yaşadıklarını, hissettiklerini o kadar güzel kelimelere dökmüş ki koğuşta onunla aynı havayı soluyor gibi okudum.
Çok yakın bir tarih olması ilgimi daha çok çekti.
"Şu an en son dertlerimden biri yemek oysa ki. Buraya gelene kadar en büyük dertlerimden biri, iyi yerlerde iyi yemekler yemekti oysa ki."
Aynı dili bile konuşmadıkları koğuş arkadaşları Irina ve Jenya ile iletişim çabası, geçmek bilmeyen zaman içinde zihninin karışıklığı, onu sevmediğini düşündüğü kardeşi Onur'un yaptıkları ve yaşadığı şaşkınlıklar ile suçunun araştırılma süreci gibi bir çok detayı tarih tarih, duygu duygu kaleme almış.
"Burası, sırtımdaki tuz çuvallarına rağmen, kafama vura vura kendimi dinlemeyi öğretti bana."
İtiraf edeyim, okurken beni tebessüm ettiren hep Onur oldu.
40 güne sebep olan duruma ise yok artık dedim gerçekten. Nitekim su gibi okuduk bitti.