"Sevilen çocuk sevginin ne olduğunu ilk günden bilir. İhmal edilen, aşağılanan ve sömürülen çocuğun bunu öğrenmesine hiç fırsat verilmez."
Nasıl büyüdük, nasıl büyütüldük? Çocukluğumuz boyunca ne tür istismarlara maruz kaldık, nelere katlandık? Biraz sevgi görebilmek için, ailemizi biraz olsun mutlu edebilmek için ne tür yetenekler geliştirdik? Bu soruları sormak zor değil mi? Zor, çünkü bu soruların ucunda en çok değer verdiğimiz insanlar duruyor; anne babamız.
Çok yoğun istismara uğramış (cinsel taciz, fiziksel şiddet gibi) çocukları açıkça seçebiliyoruz. Ve o çocuklar zor da olsa ailesi tarafından yoğun bir istismara uğradığını itiraf edebiliyorlar. Şimdi bunları bir kenara ayıralım ve Alice Miller ile birlikte ailelerimizden gördüğümüz ve bizi derinden etkileyen istismara bir göz atalım.
Üreyebiliyor olmanın anne baba olmak için yeterli bir koşul olmadığını , buna ek olarak çocukların daha çok erken yaşlardan itibaren ne kadar duyarlı olduğunu gözden kaçırdığımızı düşünüyorum. Nitekim kitapta belirtildiği gibi, dışarıdan bakıldığında anne/babalık işlevini titiz bir biçimde yerine getirdiği görüntüsü veren birçok anne/baba temelde "kendi çocuğu karşısında çocuk kalmış" olan bir insan olabiliyor. Ve ailesinin bu muhtaçlığını gören çocuk ise türlü yetenekler geliştirerek örnek bir çocuk olup istemediği bir hayat büyütebiliyor kendine.
Şöyle diyor Miller; "Bir anne kendi annesinden sağlayamadığını çocuğundan sağlayabilir: Çocuk kendini kullandırmaya açıktır, annenin yankısı olmaya hazırdır, kontrol edilmeye uygundur, tamamen anneye odaklanmıştır, onu asla terk etmez, ona ilgi ve hayranlık duyar. Anne ise çocuğun ihtiyaçları ile bunaldığı zamanlarda ( önceleri kendi annesinin talepleri karşısında bunalıyordu) artık o zamanlarda olduğu kadar savunmasız değildir. Kendi annesine karşı çıkamamışsa, şimdi kendi çocuğuna karşı çıkabilir ve kendine eziyet edilmesini engeller; bu amaçla çocuğunu bağırmaması ve kendisini rahatsız etmemesi için terbiye eder. Bu anne şimdi artık dikkate alınmayı ve saygı görmeyi ya da kendi ana/babasının ona borçlu olduğu özenli muameleyi ve esenliği talep edebileceği bir konumdadır."
Bunun yanında insanın temel iç güdülerinden biridir, kendi zayıflığını örtmek için başkasının zayıflığından faydalanmak. Karanlıktan korkuğunuz halde bir arkadaşınız karanlıktan korktuğunu size itiraf ettiğinde diyeceğiniz ilk şey; "Saçmalama karanlıktan korkulur mu hiç." olacaktır değil mi? Kendinizi sakın suçlu hissetmeyin, çünkü o arkadaşınız da karanlıktan korkan başka bir arkadaşına aynı şeyi söyleyecek. Şimdi bu örneği bir de anne baba olarak düşünün. Önünüzde tüm korkuları, endişeleri ile birlikte tamamen size teslim olmuş küçük zayıf bir çocuk; sizinse çocukluğunuzdan bu yana omzunuzda taşıdığınız kendi korku ve endişeleriniz var. Gözünüz aydın, o küçük çocuğu aşağılamak yoluyla tüm korkularınızdan kurtulabilir, kendinizi bir anlığına da olsa yüce hissedebilirsiniz.
Nihayetinde benim anladığım, bu zincirleme akıp giden bir süreç. Bir çocuğun ailesinden gördüğü sevgi/şiddet sonucunda oluşturduğu kişilik doğrultusunda hayatının biçimlenmesi ve yine bu doğrultuda dünyaya getirdiği bebeğe göstereceği sevgi/şiddet demek yanlış olmaz diye düşünüyorum. Kendi adıma çıkardığım sonuç ise şu ki, nasıl büyütüldüğümü değiştiremem, annemin nasıl büyütüldüğünü de değiştiremem. Ama okuyarak, farkına vararak kendi kendimi iyileştirmeye çalışabilir ve günün birinde bir bebeğim olursa onu tüm bu edindiğim bilgiler ışığında büyütebilirim.
Sizlere de bu kitabı mutlaka ve mutlaka okumanızı tavsiye ederim.
Alice MillerYetenekli Çocuğun Dramı