Kitapları değerlendirirken yazıldığı dönemi de göz önünde bulundurmak gerekir. Emile, eğitimle ilgili çağının ilerisinde görüşler sunsa da günümüze göre maalesef çağ dışı pek çok yöntem içeriyor. Bu sebeple “evleneceğiniz kişi ile birlikte okuyun” veya “çocuk yetiştirmeden önce mutlaka ama mutlaka okuyun” mesajı veren yorumlar (dürüst olmak gerekirse) bana komik geldi.
Kitapta elbette günümüzde de uygulanabilecek tavsiyeler var fakat; belirtmeliyim ki Amerika’yı baştan keşfetmiyorsunuz. Tam şimdi aynı dilden konuşmaya başladık dediğiniz noktada “ Ne alaka, ne alaka ?” diyebilir, ters köşe olabilirsiniz. O yüzden beklentiyi yüksek tutarak başladığım bu kitap aslında beni hayal kırıklığına uğrattı diyebilirim. Yazıldığı döneme göre değerlendirmek gerekse de “okurken cinsiyetçi tutumuna sinir olmayın sakın” diyemem. İsteyen elbette sinir olarak, ya sabır çekerek de bu okumayı tamamlayabilir.
Naturalist kimi zamanda pragmatist bir bakış açısı var ve bu kendini net bir şekilde belli ediyor.
Doktorlara ve tıp ilmine olan öfkesi şaşırtıcı. ( Aynı dönemde yazılan birkaç eserde de doktorları hor gören karakterlere/diyaloglara rastladım. Tarihsel bir arka planı var mı açıkçası bilmiyorum ama bu benzerlik merak uyandırıcı. )
J.J.Rousseau, kendisinden oğlunun eğitimi üstlenmesini isteyen bir beyefendiyi reddediyor ve sonrasında kaleme sarılıp Emile ismini verdiği hayali bir çocuk tasarlıyor. Bu çocuğu bebeklik çağından evlenecek yaşa gelene dek nasıl eğittiğini anlatıyor. İronik olan ise beş çocuğunu yetimhaneye bırakmış olması.
Elbette ki Rousseau’nun değindiği her bir konuyu bir incelemeye sığdırmak mümkün değil. Bunun için tez yazmak gerekir. :) Ben aklıma takılan birkaç konuya değineceğim.
Tüm insanlar için ortak bir dil olup olmadığı konusu dilbilimciler tarafından yıllarca tartışılan bir konudur. Dilin doğuşu ile ilgili pek çok kuram/teori ortaya atılmıştır. J.J.Rousseau’nun bu konuyla ilgili yaklaşımını ilginç bulduğumu söylemeliyim. Tüm insanlar için doğal olan dilin çocukların konuşmayı öğrenmeden önceki konuştukları dil olduğunu söyler. Vurgulu, titreşimli ve eklemsiz haliyle. Tabii sonrasında çocukların kelime dağarcığının kısıtlı tutulması gerektiğini söyleyerek sizi dumura uğratabilir.
Şayet bir çocuğa din eğitimi verilecekse bunun soyut işlem döneminde verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bir çocuk soyut varlıkları ve kavramları öğrenmeden/algılamadan din ile ilgili öğreneceği her şey ezbere ve kültüre dayalı olmaktan öteye gidemez. İçselleştirme mümkün olmaz. Her çocuğun gelişimi kendine özgü olsa Rousseau din eğitimi için 15 yaşı uygun bulmuş.
Ağlamayı bir silah olarak kullanmaması gerektiğini öğretmek için ise çocuk ağladığında ortadan kaybolarak onu ciddiye almayarak çözeceğine inanıyor. Son yıllarda sosyal medyada ağlayan çocuklarına “git odanda ağla, ağlaman bitince gel” diye videolar çeken ailelere rastlıyorum. Aynı zamanda bu yaklaşımı eleştiren pedagoglara.
Bu kısımları okurken aklımda bu videolardaki çocukların kendini anlatmaya çabalamaları, duygusal ihtiyaçlarını duyurma çırpınışları geldi.
1700’lü yılların toplumuna baktığımız zaman, kadın bir çocuk makinesi; eviyle, eşiyle ve çocuklarıyla ilgilenmek, dikiş dikmek vs. dışında bir vasfa ve beceriye ihtiyacı olmayan bir varlık. Bu bakış açısının yansımasını okurken de fark ediyorsunuz. Kadının eğitime ihtiyacının olmadığı zaten zamanı geldiğinde eşleri tarafından gereken eğitimi alacağı yönündeki ikna çabası okurken yanaklarınızı ısırmanıza sebebiyet verebilir. Kadının yegane görevi erkeğine hizmet etmek ona göre. Emile için tasarladığı eş Sophie üzerinden kadınların eğitime değiniyor. Değinmese de olurmuş dedirtiyor.
Bu inceleme, elbette daha fazla uzatılabilir ama bu kitaba yeterince vakit ayırdığımı düşünüyorum. Herkese iyi okumalar. Émile