"Meğer roman yazmak ne güç bir işmiş! İşte elimde kalem önümde defter, saatlerden beri evirip çeviriyorum, iki cümleyi bir araya getiremiyorum."
Kitap tam olarak bu cümlelerle başlıyor. Münire'nin kendi ağzından, roman yazarmış gibi ama bir yandan da bunun zorluğundan yakınarak, ara ara bizimle doğrudan konuşarak anlattığı hayatını okuyoruz. Komşu yalıda oturan Cemil Bey ve ikisinin çocukluktan başlayan hoşlantılarına, aşklarına şahit oluyoruz.
Hep o şarkı şuana kadar okuduğum en güzel Yakup Kadri romanlarından biriydi. Münire bir şeyleri anlatırken eski İstanbul gözümün önünde canlandı resmen. Tüm o çocukluk anıları, hayal kırıklıkları, sıcak yaz akşamları, yalılar, kayık sefaları, gizli mektuplar... Öyle tasvir edilmiş ki tam anlamıyla Türkçe şöleniydi. Münire'nin hikayesine, onunla aynı mahallede hatta hemen yanında oturan bir komşusu gibi, penceremden şahit oldum sanki.
Üzücü olaylar yaşansa da büyük felaketler, duygu fırtınaları kopmuyor. Yakup Kadri, yaşadığı dramatik durumlara rağmen karakterleri trajik kimliklerinden sıyırmış. (En çok da böyle oluşu hoşuma gitti, eski dönem kitapları/türk klasiklerinde sık görüldüğü gibi sizi zorla drama boğma çabası yoktu)
Münire'nin kitabı yazarken artık 50li yaşları geçmiş olmasının da etkisi olabilir bunda tabii. Yılların geçip gittiğini kabullenmiş, durgun, sakin bir şekilde anlatıyor başlarına gelenleri.
Bedia Ener Öztep'in muhteşem seslendirmesi ile Storytel'den de dinleyebilirsiniz.
*spoiler alanı*
Kitabın sonuna ayrı bayıldım. En güzel iyi olmayan iyi sonlardan biriydi (kesinlikle self sabotage değildir) Başka türlü bitse belki onlar için değil ama benim için bir şeylereksik kalırdı sanki.