·856 syf.··Beğendi
···Okunma: 26 Şubat 2023 14:05 Son raddede isimlerin önemi yoktu, onlar ambalajdı ve eğer eğitimsiz insanların içerikleri daha kolaylıkla tanımlamalarına yarıyorlarsa, adalet ve adaletsizlik, özgürlük ve baskı, özgürleşmiş toplum ve sınıfçı toplum demek yerine Tanrı ve şeytandan bahsetmek aynı şeydi.
Dünya Sonu Savaşı
Mario Vargas Llosa
"CAHİLLİK KESİNLİKLE MUTLULUKTUR."
Bazen düşünen, sorgulayan, merak eden, yorumlayan beynimden nefret ediyorum çünkü o bu işlevleri yerine getirirken beynimden çok ruhum yoruluyor. Bazen beynimi fırlatıp atmak istiyorum, cahil düşünmeyen, sorgulamayan, ona ezberletilenlere dair içinde zerre şüphe barındırmayan, koşulsuz itaat ve biat eden insanlara imreniyorum. İşte bu yüzden cahil beyinleri anlamaya çalışıyorum.
Mario Vargas Llosa'ın ‘Dünya Sonu Savaşı’ kitabını da bu minvalde merak edip okumaya başladım. Mario Vargas Llosa'nın dört büyük tarihsel romanından biri olan Dünya Sonu Savaşı, bizi kuraklığın ve köleliğin pençesinden kurtulmaya çalışan 19. yüzyıl Brezilya'sında yoksulları dinî söylemleriyle sürükleyen karizmatik bir figürün, aşırı dinci Vaiz Antônio'nun dünyasıyla tanıştırıyor. İşte benim ilgi mi çeken nokta tam da bu:
Nasıl oluyor da bir kişi fanatik dini söylemleri ile geniş kitleleri peşinden ölümüne sürükleyebiliyor?
Bu liderin kullandığı yöntemler ne?
Cahil, toplum dışına itilmiş halk bu liderde ne buluyor da ışığa uçan pervaneler misali onun peşinden sürükleniyor?
Bu sorular dünyanın birçok yerinde anlam kazanıyor, ülkemizde dahil bir çoğrafyada tarikatlar ve hamasi söylemlerle halkı yöneten diktatör liderlet buna mukabil onların fanatik müridleri düşünen beyinler için müphem konumunu koruyor.
Dünyanın sonunun geldiğini vaaz eden, ihtişamlı ve acımasız Brezilya İmparatorluğu'nun çöküşünü şeytan ve karanlık dış mihrakların bir oyunu olarak açıklayan Antônio, onu ölümüne destekleyen taraftarlar ediniyor. Takipçilerinin devletin askerî güçleriyle mücadeleleri, gittikçe acımasızlaşan bir şiddet sarmalı yaratıyor.
Sonda söyleyeceklerimi başta söylemek istiyorum. Kitap beklentilerimi bazı yönlerden karşılamadı maalesef. Vaizin peşinden sürükenen kitlenin hangi duygular ve düşüncelerle onun peşinden gittiğini karakterlerin geçmişlerini de öğrenerek anlayabiliyoruz ancak vaizin görünenin dışında iç dünyasında ne düşündüğünü ne hissettiğini asla öğrenemiyoruz. Vaizin psikolojise de daha detaylı incelebilirdi bence. Vaizin gönülden bağlı bir inanan mı yoksa güç ve iktidar düşkünü kurnaz bir lider mi olduğuna tam olarak karar veremedim.
Benim de lugatıma bu kitap sayesinde katılan kştabın anahtar sözcüğü "obskürantizm" idi.
Bilmesinlercilik, Karanlıkçılık ya da Obskürantizm, hakikatin toplumun bazı sınıf ve kesimlerince bilinmesinin kasıtlı olarak önlenmesidir. Genellikle muhafazakâr eğilimli kanaat önderleri ve politikacılar tarafından savunulur.
İnsanlar bilgiyle aydınlandıkça
yönetenlerin keyfi davranışları kısıtlanır.
Bilen, sorgular, hesap sorar.
Bu yüzden muktedir; bilgiyi tekelinde tutar;
gerçeği karartır, yasaklar.
Obskürantizm kelimesi Türkçe'de "bilgi ve eleştirel düşüncenin yayılmasına karşı olan bakış açısı, aydınlanmacılığın zıddı" anlamına gelir.
Bütün bu açıklamalar size tanıdık geldi mi?
Aslında bu konuyu ülke ismini değiştirerek yazsanız ülkemizde hiç de yadırganmayacaktır. Cumhuriyet tarihi boyunca tarikatlar ve politik entrikalar sarmalı ülkemizi de bir ileri iki geri hamlelerle sarsmıştır ve sarsmaya devam etmektedir. Bu kitabı okurken Türkiye geçeklerini de okuyormuşum hissine kapıldım çoğu zaman ve bu durum beni dehşete düşürdü maalesef.
Zaten zor günlerden geçtiğimiz bu zamanlarda bu kitabı okumak yanlış bir seçimmiş aslında. 19. yüzyıl sonlarının Brezilya’sı, sadece kıyılarda mevcut devlet, ülkenin birçok yerinde kaderine terk edilmiş vatandaşlar, onların varoluş mücadelesi, hayata tutunma çabaları birçok yerde okurken tüylerimi ürpertti. Şu anda aklıma gelen özel bölümlerden bir diğeri de son bölümdeki savaş sahneleri; o nasıl bir vahşet, o nasıl bir kıyım öyle!
Açlık ve sefaletin kol gezdiği kurak bir coğrafyada insanlık onurunu aşağılayan bir savaşı okumak bana hiç iyi gelmedi ama bir yandan da kitabı elimden bırakamadım. Savaşın akıl dışı vahşeti tüm çıplağı ile anlatılmış çoğu zaman okuduklarım karşısında dehşete düştüm ve insan olmaktan utandım.
Kitabın bir diğer çarpıcı noktası ise ister köle olun, ister yüksek sınıftan bir kadın hangi sınıftan olursanız olun ' kadın olmak' özellikle az gelişmiş, hamasetin insanlık zihnine boca edildiği toplumlarda çok çok çok zor, bu gerçeği kitabın farklı bölümlerinde sizi sarsan bir tokat gibi benliğinizde hissediyor ve bu gerçekle yüzleşmekten nefret ediyorsunuz.
1981’de ilk yayımlanışından tam 40 yıl sonra, usta çevirmen Süleyman Doğru’nun sabrı ve güzel Türkçesiyle okuyoruz bu dev eseri. Dev bir eser, çünkü tam 856 sayfa. Sadece nicelik olarak değil, nitelik olarak da dev. Destansı, çok katmanlı, çok boyutlu bir roman olan ‘Dünya Sonu Savaşı’nda 1897’de yaşanan ve 10.000’den fazla askerin Brezilya’nın kuzeydoğusunda seferber edildiği tarihi bir olay olan Canudos Savaşı’nı yeniden yaratıyor Llosa. Canudos Savaşı, Brezilya ordusu ile Antonio Conselheiro liderliğindeki sosyo-dini içerikli popüler bir hareketin üyeleri arasında bir çatışma. 1896-97 arasında, Cumhuriyetçi Brezilya’nın ilk yıllarında, o zamanlar ülkenin kuzeydoğu bölgesindeki Bahia eyaletinin iç kısmındaki Canudos’da yaşanmış.
Bahia, büyük şehirleri olmayan, tarım ve sığır çiftliğine dayalı bir ekonomili ve esas olarak eski siyah kölelerden, yoksullaşmış yerlilerden oluşan bir nüfusa sahip çok fakir bir bölge. Dini duyguların çok yoğun olduğu ve din adamlarının etkisinin belirgin bir şekilde yaşandığı bu bölgede ortaya çıkan birçok manevi mistik vaizden biri de Antonio Conselheiro. Hıristiyan geleneğinin ayinlerini uygulamak için kasabadan kasabaya dolaşıyor ve tavır ve davranışlarıyla zaten maddi ve manevi bir yoklukta yaşayan insanları çok kolay etkileyip kendine bağlıyor.
Cumhuriyetçi yönetimin getirdiği yeni uygulamalar da Conselheiro’nun işini kolaylaştırıyor. Conselheiro, ‘dünyanın sonunun yakın olduğunu ve Brezilya İmparatorluğu’nun çöküşünü ve onun yerine bir cumhuriyetin geçmesini çevreleyen siyasi kaosun şeytanın işi olduğunu’ vaaz ediyor. İyi İsa’nın ilkelerini yeniden tesis etmenin zamanının geldiğini söylüyor. Yoksulluk, adaletsizlik, ağır vergiler ve bitmek bilmeyen kuraklıktan yılmış vaziyetteki insanlar, Conselheiro’nun dinin özüne dönüp paradan, vergiden, evlilik kurumundan, nüfus sayımından muaf daha iyi bir dünya vaadine bir kurtuluş umudu olarak sarılıyor ve vaizi izlemeye başlıyorlar. Conselheiro’nun takipçileri arasına, yaptıkları kötülüklerden pişmanlık duyan katiller, suçlular, hırsızlar ve çeteler de katılıyor.
1893’te binlerce takipçisiyle birlikte Bahia’da Monte Santo şehri yakınlarında bulunan Canudos çiftliğine kalıcı olarak yerleşmeye karar veriyor Conselheiro. Burada vaat ettiği cennet düzenini kuracaktır. Canudos’da karınların doyup, sakin ve güvenli bir hayat yaşanmaya başladığı duyulunca bölgedeki diğer insanları da kendisine çekmeye başlıyor. İnsanlar, akın akın Canudos’a göç edip Conselheiro’nun takipçilerine katılıyor. Bu yönetim biçiminin yayılacağından, kendi çiftliklerinin Conselheiro’nun takipçileri tarafından işgal edileceğinden endişe eden eyalet yöneticileri Conselheiro’yu monarşik bir ayaklanmaya önderlik etmeye çalışmakla suçlayarak bu oluşumu dağıtmaya çalışıyor. Ama başarılı olamıyorlar ve sonunda rejimi tehlikede gören Brezilya ordusu bu işe müdahale etmeye karar veriyor.
Mario Vargas Llosa, gerçeklerden yola çıkarak yazdığı romanında çok sayıda karakter ve hikâyeyi birbirine ustaca bağlayarak oya gibi işliyor. İlk başlarda karakter ve olay çokluğu, öykülerin birbirinden bağımsızmış gibi gelişmeleri hem kafa karışıklığı hem de takip güçlüğü yaratıyor. Ama sayfalar ilerledikçe öyküler birleşiyor, karakterlerin yolları kesişiyor ve aslında her şeyin birbirine nasıl sıkı bağlarla bağlı olduğu ortaya çıkıyor. Devletin tepesinde geliştirilen politikalarla, Bahai’nın ücra bir köyünde yaşanan olayların nasıl çok ilgisizmiş gibiyken birbirini karşılıklı olarak belirlediğini kavramaya başlıyorsunuz. Llosa, gerçek bir olaydan yola çıkıp anlatısını kronolojik olarak kurarken tüm tarafların ve farklı bakışların romanda yer almasını sağlıyor