Siyasilerin devletin düzeni ve geleceği için aldığı kararlar her zaman iyi midir? Toplumdaki etkileri nelerdir? Her karar adil ve doğru mudur? Ne zaman daha adil daha düzenli bir hayat olacak? Devlet gerçekten toplumun tüm kesimi için mi çalışıyor?
50 sayfalık bu romanı okurken yukarıdaki sorulardan hiçbirini düşüneceğim aklıma gelmezdi. Ancak kitabı bitirdiğimde gerçekten büyük bir şaşkınlık içerisindeydim. "Nasıl olur?" diye uzun bir süre oldukça düşündüm. Kitabı bitirdiğinizde aklınızdan bunlar veya bunlara benzer sorular geçeceğini düşünüyorum. Kitabın sonu vurucu bir nokta olurken bir yandan da romana adını veren kısım olmaktadır.
Yazar Édouard Louis 1992 doğumlu oldukça genç Fransız bir yazar. Babamı Kim Öldürdü romanı da aslında otobiyafrasini işlediği üçleme serisinin son romanı olmaktadır. Ancak üçlemenin -sanırım- ikinci kitabı henüz Türkçe'ye çevrilmemiş. Benimde yazardan okuduğum ilk kitaptı ancak herhangi bir anlam kopukluğu vs olmadan rahatça okuduğumu söyleyebilirim. Romanda yazarın babasıyla hesaplaşmasını, yüzleşmesini konu alıyor. Değindiği bu noktadayla Franz Kafka'nın Babaya Mektup kitabını çağrıştırsa da birbirlerinden anlatım olarak oldukça farklı yapıya sahipler.
Birbirlerine yakın ancak bir o kadar oldukça uzak olan baba-oğulun hikayesini okurken ve yazarın çocukluğunda yaşadığı ezilme gerçekten kalbimi acıttı. Birbilerini hiç tanımaya fırsatları olmamış baba-oğulun sadece yapboz gibi geçmişle, anlatılanlar birbirlerini biraz da olsa tanımaya çalışma hikayesi.
Hacim olarak oldukça küçük bir kitap olsa da, anlattıkları ve alt metniyle üstünde bir süre düşünülecek romanlardan biri olmaktadır. Gerçekten sindirilmesi zaman alacak bir eser. Birbirimize bakarken sadece gördüklerimiz değil, gördüklerimizin arkasındakileri de dikkate almak gerekiyor.