Suskunlar
9/10
·269 syf.··
Beğendi
·
2023 8. kitabı
“Ne yazdığım değil, nasıl yazdığım önemlidir.” demişti Hasan Ali TOPTAŞ. Tıpkı TOPTAŞ gibi, İhsan Oktay ANAR’ın da eserlerini tam manasıyla kavrayabilmek için öncelikle bu anlayışa sahip olmak gerekli sanırım. Çünkü ne yazarsa yazsın, kelimeler ve cümleler ile oynayarak yazdıklarını sıradanlıktan uzaklaştırıp, sanat eserine dönüştüren bir yazardan, ustadan bahsediyoruz. Bu kimi okura göre eşsiz bir yetenekken kimilerine göre de eserin sadeliğini, anlamsızlığını örtmek için kullanılan bir kılıf. Bana sorarsanız, edebiyatta tam da ihtiyacımız olan şey... ANAR’ın son kitabı Suskunlar da diğer kitapları (Puslu Kıtalar Atlası, Kitab-ül Hiyel, Efrâsiyab’ın Hikâyeleri, Amat) gibi felsefe, göndermeler, imgeler, semboller ile dolup taşan bir masal kitabı. Bu seferki ana tema ise müzik. Amat’ta denizcilik konusunda olduğu gibi bu kitapta da yazar müzik konusunda oldukça bilgi edinmiş. Bu bağlamda ansiklopedik bir yazım tarzından da bahsedebiliriz. Dilinin Osmanlıca, Farsça, Arapça ve Türkçe kelimeler kullanımı ile oldukça ağır ve ağdalı olmasının yanı sıra özel terimler de işin içine girince, okuru epey yoran bir eser çıkmış ortaya. Amat’ta da aynı durum söz konusuydu ancak denizcilik terimlerine aşina olduğumuz için pek sorun olmamıştı. Fakat bu sefer kitabı okumak ciddi biçimde dikkat gerektiren bir hal almış. Öyle “Otobüste, trende okuyup birkaç günde bitireyim” tarzı bir kitaptan bahsetmediğimi anlamış olmalısınız. Aksine –mümkünse ney, keman, kemençe eşliğinde– ağır ağır, üzerinde düşünülerek okunması gereken bir kitap bu. Kişiler, olaylar ve zaman dokusu içinde kaybolmamak için ağır bir dille yazılmış her cümleyi anlamakla kalmamalı, özümsemelisiniz. Çünkü kitap son sayfasına kadar farklı zaman dilimlerindeki farklı kişileri ve olayları anlatıyor. Hem de bunları gerçek olaylardan yola çıkarak simgelerle yapıyor. Bu yönüyle kitap tam bir bulmaca, her sayfada size küçük parça veriyor, en son sayfada da bunları bir sıraya koyarak birleştirmenizi istiyor. Kitabın “ağır” dili hakkında biraz daha konuşmamız gerektiğine inanıyorum. İhsan Oktay ANAR’ın kendine özgü anlatım tarzı gerçekten eşsiz. Kim ne derse desin –ister beğensin ister beğenmesin– bunu her yazarın başaramayacağı gerçeğini kabul etmek gerek. Yazarın hikâyesine başladığı noktalar en başta okuyucuya laf salatası gibi geliyor; sadece sanat yapmak adına laf kalabalığı yapılmış gibi görünüyor. Sanırım yazarın üslubunu eleştirenlerin ortak dayanağı da bu. Genel olarak başlangıçlarda esas varılmak istenen kişinin dedesinin komşusunun falanca tarihte yaptığı bir işten bahsediliyor; ya da filanca padişahın tahta çıkmasından şu kadar yıl sonra diye zaman belirtiliyor. Aslında bunlar kitabın tamamında bu şekilde geçiyor, böylece hiç yıl ya da tarih verilmeden zaman kavramı oluşturuyor yazar okuyucuda. “Muhteşem Neyzen Batın Hazretleri’nin (saadetleri daim olsun) Konstantiniye’de bulunduğu zamanlarda, yani Sultan Ahmed-i Sânì Han Efendimiz’in devri saltanatından sonraki senelerden birinde, Şaban ayının ondördüncü gecesi…” şeklinde bir örnekle demek istediğimi anlatabilirim sanırım. Buradaki Neyzen Batın kitabın karakterlerinden biri olmasına rağmen uzun bir süre okuyucu bunun sadece “yeşillik” olduğunu düşünecek, oysa atlanmaması gereken önemli bir detay bu. Şimdi benzetmelerden kaynaklanan ayrıntılara gelebiliriz… Kitap, Mevlana’nın Mesnevi’sinden “Kulak eğer gerçeği anlarsa gözdür.” alıntısıyla başlıyor ki müzik ile ilgili bir hikâye için oldukça yerinde ve düşündüren bir söz bence. Gelelim isimlere… Kitaptaki isimler, hatta bölüm adları bile göndermeler, gizli manalar taşıyor. İsimler gelişigüzel seçilmemiş; kitapta dinlere, peygamberlere, Tanrıya, şeytana ve birçok tarihi-dini olaya gönderme yapan karakterler için özenle bulunmuş. Örneğin; Batın ve Zahir, Tanrı ve peygamberi sembolize eden bir baba-oğul için ne kadar da uygun isimler (Batın, görülmesi mümkün olmayan; Zahir ise gözümüzle görebildiğimiz, algılayabildiğimiz her şey manasına gelir.). Benzetmeler de bir o kadar özenle yapılmış; Tanrı’nın insanın içine can üflemesiyle bir neyzene benzetilmesi gibi… Ya da çok cimri olan Kalın Musa’yı anlatmaya gönlü zengin diyerek başlaması, başkası yemesin diye ham ham yediği elmanın çekirdeklerini bile o çekirdekten elde edeceği ağaçların elmalarını düşünerek atmaması ama yine de yolda gördüğü dilenciye çekirdeklerden birini vermesi gibi… Dahası ANAR’ın kendi yarattığı kelimeler de mevcut eserlerinde. Dikkatli bakılmadığında anlamsız gibi gelebilecek bu kelimeler aslında insanda hayranlık uyandıran ince bir zekânın muhteşem ürünleri. Rene Descardes’e Osmanlı dilinde rendekar denmesi ya da tekilanın tek-i ala isimli bir iksire benzetilmesi bunlardan sadece ikisi. Bölüm adları da bir o kadar ilginç. Kitabı oluşturan üç bölümün adı yegâh, dügâh ve segâh. Etimolojik olarak her biri bir, iki ve üç sayısı (yek, dü, se) ile yer anlamına gelen gâh kelimesinin birleşimiyle oluşmuş; yani birinci, ikinci ve üçüncü manasına geliyor. Aynı zamanda da bunlar Türk müziğindeki makam isimleridir. Yazarın Tanrı’yı neyzene benzettiğini söylemiştim. Bir bölümde de bu neyzenin evreni yaratma hikâyesine yer vermiştir. “Başlangıçta sükût var idi. Ve her yer karanlık idi. Ve Yaradan Yegâh makamında terennüm eyledi.” Bu yaratılışın birinci günüdür ve Yegâh makamındadır; ikincisi Dügâh, üçüncüsü Segâh, dördüncüsü Çârgâh, beşincisi Pençgâh, altıncısı Şeşgâh ve Tanrı’nın yaratış sonrası dinlendiği yedinci gün ise Heftgâh’dır. Böylece roman yedi günlük yaratış evresine uygun olarak Yegâh makamıyla başlamıştır, dügâh ve segâh ile devam etmiştir. Anlatımın bir diğer kuvvetli yönü de zamanın İstanbul’unu sanki yaşamışçasına bir ayrıntıyla okuyucuya aktarmasıdır. Sokakları, insanlarını, mesleklerini öyle güzel anlatıyor ki insan kendini birden 300 yıl öncesinin Galata’sında buluyor. Hele Davut’un Karaköy’den Mahmut Paşa Çarşısı’na yolculuğunu anlatan 8 sayfalık bölüm, kendini tekrar tekrar zevkle okutturan bir usta işi olmuş. Peki, müzikle ilgili bir kitabın adı nasıl oluyor da “Suskunlar” oluyor? Mevlevî dervişlerinin, şeyhlerinin öldükten sonra gömüldükleri mezarlığa “Hâmûşhâne” ya da “Hâmûşân” deniyor; yani “Suskunlar Evi”. Bunun gibi birçok gönderme daha var kitabın ismiyle ilgili. Örneğin; hitabetteki en yüksek mertebenin susmak olması; anlatmak istediklerini, edebiyatını susarak da anlatabilen bir usta gibi müziğini sessizlik ile yapabilen bir müzisyen için suskun denilmiştir; çünkü aynı mantıktan hareketle, musikinin en yüksek mertebesi de sessizliktir. İlk olarak Amat’ı okuyup çok beğenmiştim, daha sonra ANAR’ın diğer kitaplarını okuduğumda fark etmiştim ki yazar kitaplar arasında hep bir bağlantı kuruyor. Bu bazen zaman, bazen karakter, bazen de yer ile ilgili oluyor; ama değişmeyen tek bağlantı Uzun İhsan Efendi, hep hikâyenin bir yerinde varlık gösteriyor. Bir röportajında kitapların içine kendisini de sokmanın zevkli bir yanı olduğundan bahsetmesinden bunun kendisi olduğunu söylüyor aslında İhsan Oktay ANAR. Ama maalesef Suskunlar’da kendisine rastlayamıyoruz. Umarım Uzun İhsan Efendi’nin ömrü uzun, sıhhati daim olur da bizi daha nice masallarıyla mesut kılar… İhsan Oktay Anar Suskunlar
İnceleme
Suskunlarİhsan Oktay Anar · İletişim Yayınları · 202611,8bin okunma
·
119 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.