DÜĞÜMLERE ÜFLEYEN KADINLAR
(Neffâsâti fi’l-u’gad)
Bu incelemede gazeteci ve edebiyatçı Ece Temelkuran’ın 2013 yılı Şubat ayı içerisinde yayınlanan Düğümlere Üfleyen Kadınlar adlı romanını tanıtmaya çalışacak ve Yazar için bir ‘çıkış’ (sona varma, ışığı görme anlamında) romanı olma özelliği taşıdığına inandığımız kitapta dayanak (nirengi) noktası olarak öne çıkan ‘Nefes’ metaforuna ve yazarın hümanizmasına değineceğiz.
İncelememizin sonunda söylenecek olanı en başka ifade etmek gerekirse; roman, mekanıyla, kişileriyle, örgüsüyle ve bunların ötesinde vermiş olduğu mesajlarıyla güçlü roman özelliği taşıyor. Bu özellikleriyle de gelecekte yazarı için “Bir zamanlar böyle bir insanın yaşamış olması, bugün şu yeryüzünde yaşamanın hazzını gerçekten artırıyor” dedirtecek mertebede.
Okunduğu zaman bazı okurları; iddialı olması nedeniyle gülümsetebilecek, bazılarını ise düşünmeye sevk edecek yargımızın daha iyi anlaşılabilmesi için romana genel bir çerçeve içerisinde Düğümlere Üfleyen KadınlarEce Temelkuran e bakmak ve bunun için de biraz Stefan Zweig’a başvurmak gerekiyor. Çünkü ne zaman bir Ece Temelkuran metniyle haşır neşir olunsa akla hep Zweig gelir.
Zweig ile Temelkuran arasında bağlantı sağlayan nokta ise insanlığın içine düştüğü durumlar karşısındaki duyarlılıkları, naiflikleri, isyanları ve engin hümanizmaları. Farklı çağ ve coğrafyaların insanları olsalar da yaşamları hep insanın insana yapıp etmelerinden kaynaklanan savaşları, bu savaşlarda kıyılıp giden insanların trajedilerini kayda geçirmekle süregitti, gidiyor. Her ikisi de “…barbar bir çağın katipleri…” oldular.
Zweig “…Sabun ve kitap sayesinde üstün bir medeniyete sahip olduğumuza uzun yıllar inandık durduk,…Ancak 1914 yılına gelindiğinde şöyle bir dokunuverince incecik örtü yırtılıp da, içimizdeki kasabın adaleleri çırılçıplak ortaya çıktığında, ne kadar yoksul olduğumuzu kavradık…” dediği medeniyetin, ikinci bir Dünya Savaşıyla “…devrin hakikati haline gelmiş dehşetin yarattığı zincirlerinden boşanmış barbarlığın zaferlerine…” zafer eklemesi karşısında dayanamayıp Avusturya, İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri, Brezilya demeden diyar diyar dolaştı dünyanın dört bucağını. Ama hep yazdı. Kitapçı Mendel’i, Amok Koşucusu’nu, Bir Yüreğin Ölümü’nü, Günlükler’i, Hayatın Mucizeleri’ni, Satranç’ı yazdı. Bir nevi Avrupa Tarihi sayılabilecek “Dünün Dünyası”nı yazdı, “…sadece kendi yazgısını değil, bütün bir neslin-tarihte hiçbir neslin yaşamadığı kadar çok şey yaşamış, eşi benzeri olmayan bir neslin yazgısını.” Aradan neredeyse yüzyıl geçmesine karşın sona ermeyen insanlık trajedisini bu defa Ece Temelkuran yazmaya başladı, yazıyor. Sınır tanımayan ve sonu gelmeyen trajediler karşısında o da kendini yollara vurdu, ‘yüksekliklerin derinliklerine’ indi, Beyrut’a, Venezuela’ya gitti, Arap Baharı’na tanıklık etti, yeryüzü kayıtlarını tuttu.
Temelkuran’ın Zweig’i çağrıştırması bunlarla da sınırlı değil. Zweig yazdıklarıyla yetinmedi, içini mektuplara döktü, tıpkı Temelkuran’ın kendisini mektuplarda ortaya koyması gibi.
Bu benzerlikler yanında belli bir noktadan sonra ayrılıyorlar birbirlerinden Zweig ve Temelkuran. Zweig insanlığın yarattığı trajediye katlanma gücünü koruyamadı, direnç noktalarını, teselliyi kendisinden önceki kişiliklerin; Kleist’ın, Nietzsche’nin, Hölderlin’in yaşamlarında, Montaigne’nin hümanizmasında aradı. Bulamadı.
Ece Temelkuran ise ışığı görme, sona varma anlamındaki ‘çıkış’ özelliği taşıyan romanındaki direnç noktasını, son romanındaki ‘Nefes’te bulmuş gözüküyor. Düğümlere Üfleyen Kadınların nefesinde.
Düğümlere Üfleyen Kadınlar, her şeyden önce bir kadın romanı-hatta yazarın kendi web sitesinde yer alan bir yazının yazarına göre, “Duygu Asena keşke sağ olsaydı, bu kitabı nasıl keyifle okurdu kim bilir?” dedirtecek kadar. Kadın romanı, ancak biraz farklı, zira her biri farklı ülkeden dört kadın kahramanı aynı kurgu içine oturtabilen bir yapıya sahip. Romanın önemli sayılabilecek diğer bir özelliği de; Batı romanlarında sık sık rastlanılan kutsal kitaplara-metinlere dayanma noktasında, kitabın adını Felâk Suresi’nde geçen bir ayetten alacak kadar Kur’an-ı Kerim’i cesurca referans alması.
Kitabın ilk seksen sayfası okunduğunda, okuyucu Orta Doğu coğrafyasında (Tunus, Libya, Mısır, Lübnan-Beyrut) beklentili bir maceraya hazırlıyor kendisini. Ancak ilerleyen sayfalarda okuyucu Tunuslu Amira, Mısırlı Maryam, her ülkede değişik adlarla tanınan (Libya’da Thirina, Mısır’da Esma, Beyrut’ta Samira) Madam Lila ve onları gözlemleyen isimsiz Türk Gazetecinin hikayeleri ile karşılaştıkça, romandaki macera boyutunun ustaca kurgulanmış bir arka plan olduğunu anlıyor.
Arka planda romanın macera boyutunu oluşturan olaylar, romanın yazımına çok yakın bir zamanda cereyan eden Afrika’daki (Tunus, Libya ve Mısır) Arap Baharı’nın tam ortasında geçiyor. Madam Lila’nın yaşama, Arap Baharı’na, erkeklere, kadınlara vb. dair tespitleri, Amira ile Maryam’ın kendi devrimlerini öne çıkararak tartışmaları, Orta Doğu’daki olaylar için o coğrafyada oldukça fazla mesai harcayan Türk Gazetecinin gözlemleri ile okuyucu, çok yakın geçmişte vuku bulan Arap Baharı’nın kapsamlı bir analize tabi tutulduğunu da görmüş oluyor.
“Hanımlar-lar-lar-lar… öldürmeyi-yi-yi-yi öğreneceksiniz-si-niz-siniz…Hanımlar sizi öldüreni öldürmeyi öğreneceksiniz-niz-niz.”
Gazeteci, Maryam ve Amira’nın uzun bir yolcuğu içeren sonu belirsiz maceraya kalkışarak, görmüş geçirmiş Madam Lila’nın peşine takılması ve kitabın arka kapağında da belirtildiği üzere Madam’ın kalbini fena halde kırmış bir adamı öldürmek için çölü geçmeyi göze almalarının nedeni, deyim yerindeyse hepsinin ‘Kaybedenler Kulübü’nün üyeleri olmaları. Kalbi artık atmayan Amira sevgilisi Muhammed’i, Maryam çocuğunu, Gazeteci ise işini ve ülkesindeki adalete olan inancını kaybetmekle kendilerini ruhen ölü gibi hissetmektedirler. Bunun yanında onların yaşadıkları memleketlerde, ölüm iç cebinde sevgilinin resmi gibi taşınmakta, gün ağardığı halde sabah olmamakta, insan nesilleri kandan başka hiçbir şeyle birbirine yapışmamakta, zalimler kendi zulümlerini büyük bir şefkatle affetmekte, kan kadar hiçbir sıvı insanı susatmamaktadır. Bu ölmüş ruh haliyle Madam Lila’nın yukarıdaki çağrısı onlara, sonu belirsiz de olsa bir çıkış yolu gibi görünür. Yola çıkmakla ölmüş ruhlarını sınırların gerisinde bırakacak, gözyaşlarını içmeyi ve hayatı nasıl ciddiye almaları gerektiğini öğreneceklerdir.
Şüphesiz bu yolculukta-macerada yaşanacaklar onların ruhları için yeni ufuklar açacak, bunun yanında; Yazar tarafından oldukça donanımlı bir karakter olarak romanın başköşesine oturtulan Madam Lila’nın kılavuzluğu da bu süreçte önemli rol oynayacaktır. Zira Madam Lila’nın yaşam felsefesi, Nietzsche’nin “Amor Fati” (kaderini sevmek) kavramını, bir adım daha ileri götürecek kadar sağlam temeller üzerindedir. Madam’a göre kader sevilecektir hem de gönül ferah tutularak. Kaderin gönül ferah tutularak sevilebilmesi için ise bilinmesi gereken, ömrün bilakis çok uzun olduğu, hiç de öyle göz açıp kapayıncaya kadar olmadığı, ancak sahiplenilmemiş hayatın kısa olduğu, yaşamda kaçırmak diye bir şeyin olmadığı, hayatın tamamlanmadan ömrün nihayetlenmeyeceğidir.
Yazar romanda yarattığı Madam Lila karakterinin donanımına “nefes” sözcüğünün tılsımını da ekleyerek bu gücü pekiştiriyor. Nefes bu sihirliliğini, her duadan sonra üflenmekten, bir yerimiz yandığında refleks olarak ortaya çıkışıverişinden almak yanında, düğümlere üflenmekten, kadınlar tarafından düğümlere üflenmekten alıyor, Felâk Suresi’nden. O nefes ki; Allah tarafından “min şerri neffasati fi’l-u’gad” “düğümlere üfleyen kadınların şerrinden…” denilmek suretiyle gücü tescil edilen nefestir. Yeter ki o nefes iyiye kullanılsın.
Romana ustaca enjekte edilen ve roman kahramanlarının olduğu kadar belki de Temelkuran’ın yaşamı boyunca tanık olduğu acılara karşı direnç noktası olma özelliği taşıyan ‘nefes’ olgusunun nasıl ve ne şekilde kullanıldığı konusuna gelindiğinde, şüphesiz Madam Lila ön plana çıkmakta.
Yazar Felâk Suresi’ndeki ayetle güçlendirdiği ‘nefes’i ilk olarak tam bir yaşam erbabı olan Madam Lila’nin eline tutuşturur. “Nefesimle kurduğum dünyayı yıkan adamı bulmaya giderken yanımda duracaksınız.”
“Anlayacaksınız ki hayat sizin nefesinizde. Başka hiçbir yerde, hiçbir şeyde değil. Hayatı siz kuracaksınız. Nefesinizi üfleyeceksiniz… Hayat… Nefesiniz yettiği yere kadar.”
“Nefes” Kahire Amerikan Üniversitesi’nde akademisyen olan Maryam’ın izini sürdüğü Kartaca Kraliçesi Dido’nun yazıtlarında da kendisini bir güç simgesi olarak belli eder. “Anladım ki nefesim ile dağıtmadıkça, kuvvetle üflemedikçe keder illetinin kara, dev düğümü çözülüp sökülmeyecek göğsümden.”
Tunuslu Amira’nın sevgilisi Muhammed’in mektubunda ise “hayatı kuran nefes” inanç yolunda cesaretle teslim olunması gereken bir simge olarak ele alınır.
Yazarın her üç roman kahramanı üzerinden işlediği, üstüne üstlük bir ayetle kudretini artırdığı “nefes”in asıl gücü aslında kadın doğurganlığından gelen bir güç. Kadın rahminde başlayan ve doğum sırasındaki güçlü bir nefes sonucunda dünyaya fırlatılan ve doğar doğmaz alınan ilk nefesle yeni bir hayatın başlamasını sağlayan en temel eylem. Bu durum siyaset felsefecisi Hannah Arendt’ın eylemin mucize yaratma yetisine dair felsefesiyle ne kadar da çakışıyor. “İnsanlık Durumu” adlı kitabında Arendt; insan doğarlığından mucizevi gücünü alan eylemin, tüm yaşam boyunca mucize yaratma yetisine sahip olduğunu, bu nedenle insani meselelerde beklenmeyeni beklemenin -genel inanışın aksine- son derece makul bir davranış sayılması gerektiğini, ne kadar içinden çıkılmaz durumlara düşülmüş gibi görünse de yeni başlangıçların asla imkansızlaştırılamayacağını belirtiyor. İşte romanda Yazarın ve Madam Lila’nın peşinde koştuğu nefes ve o nefesin gücü.
Yukarıda söz edildiği için değinilmesi gereken erkekler konusuna gelindiğinde; Yazarın bu meseleyi tüm çıplaklığıyla açık bir şekilde ele aldığını görüyoruz. Yazar kitabın 129 ve devamla 130’uncu sayfasında öncelikle; Kaddafi’ye karşıt güçler içinde savaşan ve üzerinde Free Libya yazılı tişört olan genç adam üzerinden, biz erkeklerin kadın-erkek ilişkisindeki yerini ve anlayışını vurucu şekilde ortaya koyuyor. (Duygu Asena’nın okumaktan mutlu olacağı söylenen en önemli bölüm burası olsa gerek.)
‘Erkekler’ teması açısından kitap okunup bitirildiğinde Yazarın erkekler üzerine olan hissiyatındaki ince sızıyı duyumsamamak mümkün değil. Muhammed’in Amira’ya yazdığı ilk mektubun okunması sonrasında Maryam ve Gazeteci’nin; böylesi zarif bir erkeğin de var olabileceği, ancak o anda artık var olmadığı durumunun içlerine oturması şeklinde tezahür eden iç çekişi anlayabilmek için sanırım çok çaba sarf etmeye gerek yok. Bu iç çekişin içerisinde; nefesleri ne kadar kuvvetli olsa da, kadınların (Maryam, Gazeteci ve dolayısıyla Yazarın) erkeklere dair ümitsizlikleri gün yüzüne çıkmamış değil. Böyle olmasaydı eğer, Yazar Muhammed’in ağzından erkeklerin kadınları nasıl seveceklerine, onların nefesini genişletecek, o nefesin rüzgârına yelken açmayı öğretecek bir kitaba gereksinim olduğunu söyletir miydi?
Ece Temelkuran romanda Arap Baharı konusunda yeterli bilgiye sahip olmayan okuyucuyu da etraflı bir şekilde bilgilendiriyor. Halk hareketlerinin oluş şekillerini, devrim meydanlardaki heyecanı, devrim sonrasında bir türlü gelmeyen, gelemeyen demokrasinin eksiklik nedenlerini, Libya Devrimi’nin emperyalist güçlerle işbirliği yapılmak suretiyle gerçekleştirilmesinin sakıncalarını okudukça kafanızdaki bilinmezlikler ve karışıklıklar sona eriyor.
Kitabın ilk okuması sonrasında yazılabilecekler bunlar. İkinci bir okuma şart mı? Kesinlikle… Kitabın girişindeki Emily Dickinson’un “Hakikati anlat, ama bükerek anlat.” şeklindeki cümlesinin oraya boşuna konulmadığı, kitabın içinde bükülerek anlatıma konu daha pek çok metaforun olduğu bir gerçek. Bu metaforların çözülmesiyle alınacak tatlara güzel bir yolculuk yapmak için, keyifli ve geniş nefesli okumalar dileğiyle…
(Yukarıdaki yazı 2013 yılında ecetemelkuran.com ve Gümrük Dünyası Dergisi’nin 2013 yılı 76. sayısında yayınlanmıştır.)