Karakum Çölü'nde yolculuk
9/10
·152 syf.··
Beğendi
·
2023 7. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 11 Nisan 2023 23:53
Yarı Rus yarı Türkmen bir iktisatçı olan Nazar Çağatayev’e mezun olduktan sonra parti merkez komitesi tarafından bir görev verilir: Sarıkamış vadisinde yaşayan, farklı etnik kökenlerin bir arada olduğu sefil bir göçmen topluluk vardır ve işi; bu topluluğa sosyalizm götürmektir. (alıntı başı) "Ben bu halkı tanıyorum, orada doğdum," dedi Çağatayev. "O yüzden oraya gönderiyorlar ya seni," diye açıkladı sekreter. "Neydi bu halkın adı, hatırlıyor musun?" "Adı yoktu," diye cevap verdi Çağatayev. "Ama kendilerine kısa bir isim vermişlerdi." "Neydi?" "Can... " (alıntı sonu) Nazar onları bulmak ve “yaşatabilmek” için Karakum Çölü’nde çok uzun bir yolculuğa çıkar. Kitabı okurken, Andrey Platonov’un bu yolculuğu kendisinin de yaptığına adım gibi emindim. Çünkü herkes en iyi bildiği şeyi en iyi şekilde ortaya koyar. O yüzden tarihi kurgu romanlar her zaman vasatın altındadır benim için, bir şekilde 21. yy beton apartman dairelerinde ve kafalarında yazıldığı çok bellidir, sunîdir. Nitekim haklı çıktım, yazar 1933 senesinde Orta Asya’nın sosyalist gelişimini incelemek üzere genç Sovyet yazarları ile birlikte Türkmenistan’a yapılan bir yolculuğa çıkmış. Kitabı satın alırken kitabın “avangard” bir türde olması, niteliksiz bir roman çıkma ihtimali beni korkutmuştu açıkçası. Sektörde “modern klasik” diye adlandırılan ve saçma sapan bir kesim tarafından rağbet gören çok fazla boş roman var. (Klasik romanlar bu endişeyi insana yaşatmıyor.) Kütüphaneye bir araştırma-inceleme kitabı almak roman almaktan (seçmekten) çok daha kolaydır. Modern edebiyatı kütüphaneye sokmak gerçekten yürek istiyor. (Bütün bunlar işin “ben”cesi tabii.) (Ayrıca Can’ın modern klasik olduğuna şüpheliyim, hem 1930 çok yakın gelmiyor hem de kitap 1930’ların çok daha öncesiymiş gibi hissettiriyor.) Simyacı’da öyle olmuştu mesela. (Kitabı lisede okumadığım için bu sorunu yaşamış olabilirim.) Baş karakter, en son falcı kadının yanından ayrılmıştı sanki, sonrasını hatırlamıyorum kitabı fırlatıp atmıştım bir köşeye. Belki de Paulo Coelho bir çöl macerası yaşamamıştır ve gerçekten iğrenç bir kitaptır, bilmiyorum. Kitabın ana fikri de en başından saçma gelmişti. Karakterler gözümde canlanmamıştı ve Arap çölünü hissedememiştim. Kitaptan uzaklaşmam için bütün nedenlere sahiptim bence. Bu kitap da mekansal ve ana fikirsel olarak benzerlikler gösterse de Simyacı’nın aksine çok başarılı. Yazarın betimlemeleri aman aman değil, bizi kitabın kurgusallığından biraz uzaklaştırıp gerçekliğe yaklaştırdığını düşünüyorum. Çünkü 150 sayfalık bir kitap olmasına rağmen, olayların “ağırlığı” kitabı 5 günde bitirmeme sebep oldu. Buradaki ağırlık diye bahsettiğim şey, sıkıcılık değil. Yaşanan olayların ortalama bir insan bünyesinin (hem fiziksel hem ruhsal olarak) kaldıramayacağı kadar zor olduğundan bahsediyorum. Nazar, Can halkını bulur, onlarla yaşayabilecekleri Üstyurt diye adlandırılan bölgeye doğru yolculuğa çıkar ve bu yolculukta tükenmişliğin diplerini yaşar(lar). Hiçliğin ortasında o kadar çok şey yaşanıyor ki... Sufyan isimli karakterin “bilgeliği”, Nur Muhammed’in “şeytaniliği” (hikayenin kötü karakterinin ismi tabii ki de bu olacaktı!), Nazar’ın annesi Gülçatay’ın “anneliği”, yaşlı Molla Çerkezov’un “körlüğü” ve küçük Aydım’ın “dirâyet”i... Ve daha başka sayamayacağım bir sürü ayrıntı... Hepsini tek tek yazıp anlatmak isterdim ancak okumayanlar için işin sürprizi kaçsın istemiyorum. Bu kitapta karakterlerin özelliklerini kelimelere sığıştırmak yakışı kalmıyor gibime geliyor. Çünkü kitabı okurken Nazar’ın düşüncelerinden ya da Sufyan’ın konuşmalarından çok Can halkının yaşadıkları hadiselere karşı verdikleri tepkileri anlatan paragrafları işaretledim. Şahsen, Platonov’un gerçekçi bir sosyolojik roman yazdığını düşünüyorum. Acaba kendisi, çıktığı Orta Asya yolculuğunda böylesi topluluklar ile karşılaşmış mıydı? Çünkü kitapta bahsedilen halk tam manasıyla derin bir sefalet içerisindeyken, aynı zamanda çok renkli (farklı etnik kökenden bir sürü insandan oluşan bir topluluk olmalarından kaynaklanıyor bence) ama bir o kadar da simsiyah anlatılmış. Halkın yaşamak dahî istememesi, Nazar’ın onlara sosyalizmi öğretmesinden önce bir parça hümanizmi ve bencilliği öğretmesini gerektirmişti. (alıntı başı) Konserve et ve pirinç hemencecik doyurdu insanları, yediklerinden öyle yorgun düştüler ki hepsi de yemekten sonra uykuya daldı. Çağatayev akşam vakti ikinci yemeğin hazırlanmasını buyurdu, kendisi de beyaz undan gözleme yapmaya başladı, sonra çayla kahve demledi; kim hangisini isterse. İkinci yemeği de yedikten sonra halk ertesi öğlene kadar uykuya daldı. Çağatayev böyle beslenmenin pek faydalı olmayacağını biliyordu ama kemikleri kuvvetlensin de kendilerinden başka bütün halkların bolca sahip oldukları duygudan, bencillik ve kendini koruma duygusundan az bir şey temin etsinler diye karınlarını doyurmak için acele ediyordu. (alıntı sonu) ... Kitaptaki bazı küçük paragraflar (olaylar) yer yer mitolojik ya da masalsı bir anlatımmış gibi gelse de okuru (yani beni) gerçek bağlamdan koparmıyor ve büyülüyordu. (Çöl serabı olabilir?) Kitabın olayları dizayn edişi bile çok akıllıca yapılmış gibiydi. Romana başlarken her şey çok fazla gerçekçi ve olması gerektiği gibi ilerlerken bir anda bir trene binip Türkmenistan sınırlarına gidiyorsunuz ve kavurucu Karakum Çölü’nde aç, susuz bir şekilde dolaşıyorsunuz. Orada gördüğünüz (Can halkıyla beraber neredeyse deneyimlediğiniz) şeylerin gerçek dışı olup olmadığına emin olamıyorsunuz çünkü kitabın en başında yazar tarafından realist bir roman okuduğunuza ikna edilmiş oluyordunuz. Yani bence, Andrey Platonov çok zekice bir roman yazmış, bu yönden de çok etkilendiğimi kabul etmeliyim. Kitabı okurken aklıma “Ölümsüzler Köyü” (2019), “Bab'Aziz” (2005) ve “The Red Turtle” (2016) filmleri gelmedi değil. Kitap sanki bu üç filmin bir meleziymiş gibi geldi, eğer izleyen varsa ne demek istediğimi çok iyi anlar. Özellikle The Red Turtle’ın film müzikleri bu kitap için biçilmiş kaftan gibiydi. Eğer ki becerilebilirse bu kitabın çok başarılı bir filminin de yapılabileceğini düşünüyorum. Belki durum, kitaptaki kadar izleyiciye ulaşamayabilir ama yine de arta kalanlar izlenmeye değer bir film oluşturabilecek kadar güçlü yönlere sahip. Ne de olsa Red Turtle da sessiz bir filmdi ve çizimleri + müzikleriyle olağanüstü bir iş çıkarmıştı. Filmi çekilsin ya da çekilmesin, ben kitabı okurken var olmayan bu filmi izlemiş kadar oldum. Çünkü kitabın konusu farklı olduğu gibi mekan da çok farklıydı. Bir “coğrafya romanı” desek abartmış olmayız, çünkü Andrey Platonov’un olağanüstü gözlem yetenekleri bizi Asya çölünün tam ortasına bırakıyordu. Kum, çöl otları ve başıboş hayvanlar dışında bir şey olmayan bir mekanı bir avuç sefil insanla hareketli/canlı kılabilmek de bir maharet ister. Ben yazamazdım mesela... Kitabın orijinal isminin de Can olması, karakterlerin isim seçimleri, yazarın bütün bu farklı kültürleri bir şekilde harmanlayabilmiş olması yine bir başarı göstergesi. Sözün özü, mükemmel ötesi bir roman olduğunu düşünüyorum. Alışık olmadığımız ama absürt de gelmeyen bir betimleme tarzı olsa da bu kitap zaten bu betimlemeyle yazılırmış. Sadece kitabın sonu böyle mi bitmeliydi bilemiyorum. Stalin korkusundan bence böyle bitmiş. Platonov her ne kadar komünist rejim yanlısı da olsa, bunu yazdıklarında bir şekilde belirtse de rejimin sonuçları doğrultusunda eleştiri yapmadan da duramaz (doğal olarak) ve Stalin tarafından sevilmez. Stalin 1931 yılında, “Krasnaya nov’” dergisinde Platonov’un“Yedek” (Vprok) adlı eserini okur ve tepkisini bugün arşivde saklanan derginin kenarına aldığı notlarda “Bu Rusça değil, saçmasapan bir dil(…)” şeklinde ifade eder. Stalin’in kararı ilk sayfada şöyle yer alır: “Düşmanlarımızın ajanlarından birinin kolhoz hareketini sabote etmek üzere yazdığı bir öykü bu” Sonuç olarak KGB tarafından mimlenir ve yazıları sansürlü yayımlanır. ... Ek not: MUBI'de dolaşırken bulduğum bir film var: Karakum (1994). Büyük ihtimal asla izleyemeyeceğim çünkü, yine muhtemelen, asla gösterime girmeyecek. Film kiralama uygulamasına geçseler daha çok para kazanırlar.
Edebiyat
CanAndrey Platonov · İthaki Yayınları · 20221,317 okunma
·
330 Gösterim
2 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
film kiralama o kadar mantıklı ki bu arada
Ayşegül
Gönderi Sahibi
Veritabanları yetersiz bence adamların, ellerinde olmayan filmleri de paylaşıyorlar. Geçen çekiliş tarzı bir şey yaptılar, formda yazdım da "aa Ayşegül böyle demiş" demezler herhalde
Elinize sağlık, güzel bilgilendirme ve inceleme olmuş.
Ayşegül
Gönderi Sahibi
Sağolun çok teşekkür ederim :)