·293 syf.··Beğendi
···Okunma: 24 Nisan 2023 18:49 Benim için kışkırtıcı bir kitap Zorba. Bir yönü ile Kazancakis’e katılıyor ve her mürekkep yalamış insanın hayatı boyunca önüne dikilen türlü engelleri aşabilmek için Zorba gibi cesur ve umarsız bir rehbere ihtiyacı olduğunu kabul ediyor ama diğer yandan -aynı mürekkep yalamışlığın affedilmez bir sonucu olarak- Zorba’nın o hoyrat ve avam tavırlarını okurken bile rahatsız oluyorum.
35 yaşındaki yazar ile 65 yaşındaki Makedonyalı bir köylünün hikayesi bu. Linyit madeni işletip azıcık para kazanmak, bu arada da uzakdoğu felsefesini konu edinen derin romanını tamamlamak isteyen yazarımız bu amaçla Girit’e taşınırken, yolda tanışıp sevdiği Zorba’yı da kendine yardımcı olması için yanında götürüyor. Aralarında kuşak farkı olan bu iki adamın güzel Girit adasındaki basit hayatları bu romanın konusu.
Romana ismini veren Zorba yaşanmışlıklarla beslenmiş bir halk adamı. Gençliğinde Balkanlardaki çete savaşlarında zulmü -hem de tadını çıkararak- öğrenmiş, evlenip koca ve baba olmayı denemiş, sıkıldığı her ortamdan kaçıp kendine yeni bir yol aramaktan çekinmemiş, elinden çok iş gelir, çok gezmiş, çok görmüş bir adam. Hedonistik bir yaşam sürüyor; keyfi neredeyse orada, yaşı kemale ermiş, acıdan, açlıktan, ölümden korkmaz. Hayatını felsefeye adayan, çok okuyan, konuşmalarını entellektüel tartışmalarla sınırlayan, hayatın zevklerini merak etmemiş, dolayısıyla da tatmamış yazar dostumuzun tam zıttı.
Girit’in o güzel ve sarp coğrafyasında, küçük bir köyün kıyıcığında basit hayatlarını sürdürürken yaptıkları sohbetler yazarımızın ilk kez gerçek hayatı tanımasını sağlıyor. Anlıyor ki o istediği kadar okusun, Uzakdoğu felsefesini hatmetsin, insanın karmaşık doğasını Zorba gibi anlayamayacak. O bilgeliğe erişemeyecek. Zulüm ile şefkatin, acı ile sevincin, intikam ile kabullenişin insanoğlunda nasıl aynı anda, bir arada bulunabildiğini kavrayamayacak. Kitaplarla şekillenen köşeli dünyasında grilere ya da sürekli iç içe geçen siyah-beyazlara yer yok onun. Derdini yazarak güzel ifade edebilir ama Zorba’nın o içten gelen samimiyetine ulaşamayacak.
Kazancakis onca cahil, acımasız, zalim insan arasında en aşağılık duruşu kiliseye layık görmüş. İnsanın sınırlarını yıkmasını isterken bu en büyük sınır belirleyiciyi kafalardan silip atmak istemiş sanki. Haksız yere gencecik bir kadının canını alan cahil ve hoyrat kalabalığın bile muhatap alınabileceğini ama kendilerinde Tanrı adına konuşma hakkı görenlere sırtını dönüp gitmek gerektiğini kurgulamış. Kilisenin yine şimşeklerini üzerine çekmiş.
Kadınlara yönelik yaklaşımı ile de benim şimşeklerimi çekti üzerine. Her ne kadar bu coğrafyada kadının tarihi yerinin farkında olsam da, yazarın bu aşağılayıcı dilden özellikle zevk aldığını hissetmek öfkelendirdi beni. Bir nevi Nişanyan gibi. Kalemini takdir ediyor ama nefretimi de kusmak istiyorum.
Bu kitap okuyana bilgelik getirir mi? Sanmam. Ama her iyinin içinde kötünün, kötünün de içinde iyinin olduğunu öğrenme ve kabullenme konusunda aklımıza bir nebze olsun su kaçırsa iyidir.