Hiç evinde yalnızken aslında yalnız olmadığını hissettiğin oldu mu? Hani o tuhaf his... Yeri değişmiş bir bardak, sanki sen bırakmamışsın gibi duran bir terlik... Aklını mı kaçırıyorsun, yoksa evin sessizliğinde senden başka bir nefes daha mı var?
İşte Nagazaki, tam da bu tekinsiz sorunun tam ortasına bırakıyor bizi.
Kitabın kahramanı Shimura, hayatı milimetrik bir düzenle işleyen, yalnız bir adam. Ama bir gün, evindeki bu düzenin görünmez bir el tarafından bozulduğunu fark ediyor. Yiyecekleri eksiliyor, eşyaları yer değiştiriyor. Paranoyanın kıyısında gezinirken, sonunda inanılmaz gerçeği keşfediyor: Aylar boyunca bir kadın, evinin bir dolabında ondan habersiz yaşamış.
Peki, sen olsan ne yapardın?
Bu soruyu sorduğun an, kitap seni avucunun içine alıyor zaten. Polisi arayıp "doğru olanı" mı yapardın? Yoksa bu akıl almaz durumu, bu sessiz misafiri anlamaya mı çalışırdın? Shimura'nın verdiği tepkiler, toplumun bize dayattığı kurallarla kendi iç sesimiz arasındaki o bitmek bilmez kavgayı o kadar güzel anlatıyor ki...
Bu kadın kim peki? Bir hayalet mi? Bir anı mı? Yoksa Shimura'nın kendi yalnızlığının, farkında bile olmadığı boşluklarının ete kemiğe bürünmüş hali mi? Yazar bu soruların cevabını bize vermiyor, ipuçlarını önümüze serpip kenara çekiliyor. Bütün olayın atom bombasının gölgesindeki Nagazaki'de geçmesi ise ayrı bir katman ekliyor; yıkımın ortasında filizlenen bu tuhaf "birliktelik," hayatın ne kadar akıl almaz olabileceğini yüzümüze çarpıyor.
Nagazaki, size huzurlu bir okuma vaat etmiyor. Aksine, sizi rahatsız edecek, zihninizi kurcalayacak ve bittiğinde bile sorduğu sorularla sizi baş başa bırakacak bir kitap.
Peki, şimdi tekrar soruyorum: Senin hayatındaki o görünmez boşlukları kim dolduruyor?