kitapta ilgimi çeken ilk bölüm, salamano'nun köpeğine olan acıması tavrına rağmen köpeğin o adama sadık kalışı oldu. bunun
okurken bir köpeğe ne kadar benzediğimizi fark ettim. birbirimize her seferinde zarar verir, sonrasında unutur ve tekrar o kişiden bir zarar geldiğinde şaşkınlık içinde kalırız. ne garip ama, oysa ki gördüğümüz muamele hep aynıdır fakat beyin her seferinde unutup her seferinde aynı tepkiyi verir. kalp ise alışmış ve tabirimce 'köpek'leşmiştir. alışkanlık işte böyledir. kötü türden alışkanlık yalnızca elimde bulundurduğum sigara, şişelerce içtiğim alkol değildir. köpek ve sahibi birbirine öyle alışmıştır ki bunca kötü muameleyi görmezden gelir, o hayatı bir şekilde zorunda olmasa da kabuller. köpek kaybolur, insan pişmanlık duyar. işte, hiçbir şey kaybedilmeden anlaşılmaz. insan böyledir, öyle şımarık bir varlıktır ki her şeyi ister. kaybedince ise elindekinin değerini -artık elinde olmayanın- çok iyi anlar. işte bu noktada hepimiz salamano'ya benziyoruz.
meursault'a gelecek olursam; çevresinde yaşanan her şeye öyle kayıtsız kalmış ki insanlar sonunda onu duygusuz bir et parçası ilan etmiş. toplumdan tam da bu noktada yabancılaşmış. kendimi bu kitapta herkesin yerine koydum çünkü hepsine öylesine benziyorum ki... her şeyin pişmanlığını yaşıyorum. insanlar alıştığı alafranga düzene göre hepimizi yargılamış, yabancılaştırmış. şimdi ise suçlarlar, insanlar... beni.
belki de yanlıştı ama bana göre doğruydu. annesi öldüğünde ağlamayışı öyle hoşuma gitti, öyle haz verdi ki suçlu hissettim. onca tanımadığı insan birkaç senedir tanıdığı kadın için ağlarken, meursault onu doğuran kadın için tek bir göz yaşı dökmedi. kendimi meursault'un yerine koyunca insanlar çok aptal geldi. anne öyle mutluydu ki, meursault da ağlama gereği duymadı. ne de olsa annenin işi artık tanrı ile. oradaki insanlar yerinde olsam anneye değil, ölüme ne denli yakın olduğuma ağlardım. belki de onların göz yaşları da anneye değildir.
tüm bu kargaşada kadının teki -marie- sırf iki günlük mutluluğu için Meursault'a aşık olduğunu sanıyor, ne acı ama. aşk sizce de öyle basit midir? kitaplarda anlatılan kadar kolay mıdır? sanmam. bazen içinde yaşamak zorunda kalır, sonunda da içsel bir intihara kalkışırsın. marie evlenmek istese de, evlilik tüm bunlardan farklı, berbat bir toplum anlayışıdır.
yine de meursault'un marie'yi umursamadığını söyleyemem. kendi kafasında eğlenen bir adam. bu konu açılmasa da çift gibi davranmaya devam ediyorlar ya da buna mecbur gibi hissediyor. tıpkı raymond'un sevgilisinin mecburluğu gibi, kendini bir insan uğruna kimse hiçe saymamalı.
gittikleri o sahilde olacakları bilse meursault oraya gider miydi? sanmıyorum. bir insan bile bile ölümüne gitmezdi. bazen eğlenceli olan şeyler bizim için bir cehenneme dönüşür. oysa ki arap'ı öldürmese o cehennemi hiç tatmak zorunda kalmazdı. raymond haksızdı fakat meursault adamı raymond için öldürmedi. içindeki öfkeye yenilen aciz bir adam oldu. tam da o anda kin, onu yabancılaştırdı, toplumdan tamamen ayırdı. pişman olduğunu sanmıyorum.
ölümüne çok yaklaşsa da pişman olmadı.
öyle bencildi ki hücresinde bir kez olsun arap'ı düşünmedi. mahkemede ise o umursamadığı adamdan defalarca kez söz edildi. sanki meursault değil de mahkemedekiler öldürmüştü adamı. meursault yine olayın dışına atılmıştı. belki de sonunda yabancılaşmayı hak etmişti. kendisine tek bir soru sorulmadan idama mâhkum edildi. savcı onun hayatına üç kuruşu için öyle müdahele etti ki, meursault sonunda bir idam mâhkumu oldu. mahkeme öyle boğucuydu ki onu orada bekleyen kimseyi görmedi.
tıpkı ilk doğduğundaki gibi, o ölüm anında da yalnız kalacaktı insan.
hücreye gelen rahip onu ölüme biraz daha yakınlaştırmıştı. hayatında ilk kez ölümü böylesine düşünmüştü belki de, ciddi şekilde gelen ölümü. her seferinde ölmek isteriz fakat geldiğinde... bilmiyorum. oysa ki şimdi de ölsek, yirmi yıl sonra da ölsek yine o an geldiğinde panikle tanrıya sarılırdık. tüm hayatımız boyunca yapamadığımız şeyleri o an hatırlarız.
korku böyle güçlü bir duyguydu işte. tek önemli olan artık o soğuk şafak vaktinin gelmesiydi.
-sayina