·520 syf.····Okunma: 28 Mayıs 2023 02:05 Orhan Pamuk, kendi değimiyle bu romanı “aşk dediğimiz karmaşık, psikolojik, kültürel, antropolojik şeyi anlatmak için” yazmış olsa da, aslında uzun zamandır açmak istediği eşya müzesini bir hikayeye oturma amacıyla bu yola çıktığını çok fazla belli ediyor. Müze, eşya biriktirme ayrıntıları roman içinde öylesine uzun uzun, küçük ama sık sık aralara serpiştirilerek yapılıyor ki bir noktada “Tamam Orhan Bey, bu romanı sırf müze açma bahanesi olsun diye yazmadınız, inanıyoruz, artık romandaki bir yan karakterinizin evindeki duvar saatinin Türkiyeye hangi yıllarda girdiğini ve nasıl üretildiğinin ayrıntısını bırakın da hikayeyi anlatmaya devam edin lütfen!” diyesiniz geliyor.
Yazarımız Pamuk, romanının temeline koyduğu konu olan Aşk’ı anlatma iddiası için fazlaca tartışmalı bir hikaye kurgulamış. Baş karakter romanın ilk yarısında empati yapılması neredeyse imkansız, zengin, bencil, egoist, duygulu ama duygusuz ve kendine duyduğu tam güveniyle okuyucuyu kendinden nefret ettiriyor. Bu nefret duygusu da romandaki diğer her şey gibi o kadar bilinçli bir şekilde yaratılıyor ki, okuyucuya bir şey hissettirme başarısı yakalayayım derken okuyucu olarak romana devam etmekte zorlanıyorsunuz. Romanın diğer yarısında da, tam zıttı bir şekilde, baş karaktere ‘acımanız’ ve onun duygularına gönülden inanıp bu sefer de sevmeye başlamanız için acımasız bir dram bombardımanı başlıyor. Orhan Pamuk da, okuyucuya bu nefret - sevgi duygusunu birbiri ardına, tanımladığı aşk tanımı üzerinden hissettirebildiği için kendini başarılı sanıyor büyük ihtimalle.
Fakat yanılıyor.
Bence Masumiyet Müzesi’nin en büyük günahı, okuyucuya bu duyguları hissettirmek isterken her şeyin yapay bir şekilde sadece baş karakterimizin etrafında dönmesi. Baş kahramanımız bir dönüşüm geçirmiyor, etrafı tarafından bu dönüşüme ‘zorlanıyor’. Öyle ki kendisi dışındaki diğer karakterler sadece onu bazı durumlara sokmak için hikayede olan figuranlar gibi kalmış. Okuyucu olarak Kemal’in durumuna üzülelim diye çevresindeki her şey buna hizmet ediyor, sosyetedeki yerini, nişanlısını, babasını kaybediyor, aşkının kapısında yıllarca sürünüyor, ve tüm bunlar olurken Kemal nehrin akışında bir yaprak gibi okuyucuyla yol alıyor. Sırf Kemal’in hikayesi gelişsin diye Füsun karakteri adet hiç edilmiş. Romanın bölümleri, “Evet, şimdi Füsun Kemal’i aşık edecek”, “Şimdi Füsun, Kemal’i süründürecek” şeklinde ayrılıyor. Füsun’un hayatı, istekleri, amaçları yok ve anlatılmıyor. Füsun’un ne istediğini, ne hissettiğini anlamak için okuyucuya hiç şans verilmiyor. Hareketlerinin de kendi içinde belli bir tutarlılığı yok zaten. Füsun romanda o kadar az konuşuyor ki! Füsun ve baş kahramanımızın 8 yıl boyunca susarak aynı sofrada nasıl oturduklarını uzun uzun anlatan bir kısım var ki, bayılmamak için zor duruyorsunuz. Füsun karakterine yine Kemal’in hikaye örgüsüne meze olsun diye yazılmış kısımları bile aslında yan karakterlerin ne kadar önemsiz ve unutulduğunu göz önüne seriyor bence. Hikayede 3 Füsun var, birincisi mankenlik yarışmasına katılmış ve manken olmak isteyen bir Füsun (Kemal’in ailesinin Füsun’un ailesiyle neden görüşmediğini anlatmaya hizmet eden), üniversite sınavına hazırlanan ve okumak isteyen Füsun (Kemal ile sevişmelerine ve aşklarına hizmet eden), film yıldızı olmak isteyen Füsun (Kemal’in evli Füsun ile vakit geçirmesine hizmet eden.)
Füsun karakteri neydi, kimdi, Kemal’e neden aşık oldu? Ona ‘yarın gelicem’ dedikten sonra niye geri gelmedi? Neden o kadar uzun süre Kemal’i bekletti? Hiçbiri anlatılmıyor. Baş karakterimiz bile merak edip bunun hesabını Füsun’a hiç sormuyor, okuyucu ne yapsın.
Pamuk, bunlara ek olarak romanında modern Türkiye tarihine ve Türk toplumuna yerleşmiş bazı algılara da ışık tutma misyonunu edinmiş kendine. Çoğu zaman hikayeyi rotasından çıkararak, sadece toplumsal mesajlar veriyor, bir aşk romanı olmaktan çıkıp politik bir roman olmaya çalışıyor. Fakat anlatmaya çalıştığı iki rota birbirine o kadar uzak ki! Bu yüzden sürekli birinden uzaklaşıp diğerine gitmesi gerekiyor, bu romanı politik bir roman olarak değerlendirmek isterseniz neredeyse yarısı size uzatmak için yazılmış gibi geliyor, aşk romanı olarak değerlendirmek isterseniz de diğer yarısı.
Bekaret konusuna bu kadar fazlaca girip sadece mevcut tartışmaların taraflarının görüşlerini kağıda döküp çekiliyor. Bu konuda romanında durduğu yer de, sadece mevcut bağnaz görüşün düşüncelerine bir ses vermeye yönelik olmuş. Hiç hoşuma gitmedi.
Roman, ucuz Türk filmlerine yaraşır bir sonla bittiğinde kendinize şunu soruyorsunuz, “Ben ne okudum?” Bu bir aşk hikayesi miydi? Eğer öyleyse, kamera merceğinin sadece aşkı yaşayan tarafı aldığı, yüzeysel ve yapay bir aşktı bu. Bu bir Türkiye portresi miydi? Eğer öyleyse, dolu dolu İstanbul sosyetesi okuduğumuz ve hikayeye hiç hizmet etmeyen bir ton şirket, şirket sahibi, aile geçmişleri ve varlıklarından ibaret çok blur bir portreydi. Bu bir Türk toplumu eleştirisi miydi? Daha çok klasik bir Türk toplumunu oluşturan tüm ögelerin yavanlıkla sayfalara aktarılmasıydı.
Bence Masumiyet Müzesi, Orhan Pamuk’un (kendisinin de söylediği gibi) içinde yetiştiği İstanbul burjuvasını anlatması ve hayalini kurduğu müzeyi açabilmesi için yazdığı ve gereksiz ayrıntılar, rota sapmaları ve bitkiye dönmüş yan karakterleriyle amacına ulaşamamış bir romandı.