Orhan Pamuk, kendi değimiyle bu romanı “aşk dediğimiz karmaşık, psikolojik, kültürel, antropolojik şeyi anlatmak için” yazmış olsa da, aslında uzun zamandır açmak istediği eşya müzesini bir hikayeye oturma amacıyla bu yola çıktığını çok fazla belli ediyor. Müze, eşya biriktirme ayrıntıları roman içinde öylesine uzun uzun, küçük ama sık sık aralara serpiştirilerek yapılıyor ki bir noktada “Tamam Orhan Bey, bu romanı sırf müze açma bahanesi olsun diye yazmadınız, inanıyoruz, artık romandaki bir yan karakterinizin evindeki duvar saatinin Türkiyeye hangi yıllarda girdiğini ve nasıl üretildiğinin ayrıntısını bırakın da hikayeyi anlatmaya devam edin lütfen!” diyesiniz geliyor.
Yazarımız Pamuk, romanının temeline koyduğu konu olan Aşk’ı anlatma iddiası için fazlaca tartışmalı bir hikaye kurgulamış. Baş karakter romanın ilk yarısında empati yapılması neredeyse imkansız, zengin, bencil, egoist, duygulu ama duygusuz ve kendine duyduğu tam güveniyle okuyucuyu kendinden nefret ettiriyor. Bu nefret duygusu da romandaki diğer her şey gibi o kadar bilinçli bir şekilde yaratılıyor ki, okuyucuya bir şey hissettirme başarısı yakalayayım derken okuyucu olarak romana devam etmekte zorlanıyorsunuz. Romanın diğer yarısında da, tam zıttı bir şekilde, baş karaktere ‘acımanız’ ve onun duygularına gönülden inanıp bu sefer de sevmeye başlamanız için acımasız bir dram bombardımanı başlıyor. Orhan Pamuk da, okuyucuya bu nefret - sevgi duygusunu birbiri ardına, tanımladığı aşk tanımı üzerinden hissettirebildiği için kendini başarılı sanıyor büyük ihtimalle.
Fakat yanılıyor.
Bence Masumiyet Müzesi’nin en büyük günahı, okuyucuya bu duyguları hissettirmek isterken her şeyin yapay bir şekilde sadece baş karakterimizin etrafında dönmesi. Baş kahramanımız bir dönüşüm geçirmiyor, etrafı tarafından bu