Aylar öncesinde bu kitaba inceleme yazmak istediğimde sadece bunları yazabilmiştim. "Nereden başlayacağımı bilmiyorum, ne anlatacağımı bilmiyorum, nasıl ifade edebileceğimi bilmiyorum. Jack London'un Martin Eden'inden sonra ilk defa bu kadar kararlı bir kişilik gördüm. İlk defa felsefesinden hiçbir şekilde taviz vermeyen bir adam gördüm."
Bu kitabı anlayabilmek, anlatabilmek, özümsemek için bir hayli üzerine düşünmek, konuşmak gerekiyormuş. Kitabın içinden belki de kitabın ötesine uzanmak gerekiyormuş. Bunu ne kadar yapabildim bilmiyorum ama bir şeyler demek istiyorum.
Howard Roark, üniversiteden çok büyük bir başarı ile mezuniyetine ulaşmaya çok yakınken son bir proje ödevinde hocasının, arkadaşlarının yani hakim felsefenin yerine çizdiği bina projelerine kendi fikirlerini, yaratıcılığını yansıtan, bu çerçevede modern bir anlayış kullandığı için içi boş da olsa eleştiriler alan bir iç mimar. Kendi fikirlerinin doğruluğu konusunda o kadar emin ki başta ona kızsanız bile sonraları hak vermeye başlıyorsunuz. Hani Martin Eden kitabında şöyle bir cümle vardı: "Çoğunluk onu beğeniyor veya beğenilmesi gerektiğine inanıyor diye, benim de beğenmemi gerektirmez." Roark da aynı şekilde düşünür. Kendi yaratıcılığı, kendi ortaya döktükleri her zaman daha önemlidir onun için.
Çoğunluğun isteklerinden ziyade kendi yapabildiklerine odaklıdır. Bu minvalde de bir alıntı yapmak isterim.
"Ben bugün, hayatımın tek bir dakikası üzerinde bile hiç kimsenin hakkı olmadığını söylemeye geldim. Enerjimin de. Başarılarımdan herhangi birinin de. Kim böyle bir iddiada bulunursa bulunsun, sayıları ne kadar kalabalık, ihtiyaçları ne kadar büyük olursa olsun. Buraya gelip, başkaları için yaşamayan bir insan olduğumu söylemek istedim."
Kitap 4 ana karakter üzerinden bir toplum şekillemesi çizer bize.