Hemen herkesin uzaktan yakından duyduğu, filmlerden gördüğü, kitaplardan tanıdığı; korkunun, gerilimin, canavarların, yaratıkların atasını simgeleyen geçmişten bugüne sanki neneden toruna totalde hemen her toplumda, her kültürde aktarımı farklı olaylar ve durumlardan da olsa yapılan kült karakter Frankenstein’nın eşsiz ve gerçek öyküsü ‘Frankenstein’ yada Modern Promethus.
Frankenstein, bilim-kurgu türünün ilk temsilcilerinden biri olmakla beraber, Romantizm akımının etkilerinin Gotik edebiyatın özellikleri ile aktarıldığı bir eser olarak da değerlendirilmekte. Bunun yanı sıra 1820’lerde genç bir kadın tarafından kaleme alınması ve kısa sürede Fransızcaya çevrilmesi, 1823’ te ikinci baskının yayımlanması birçok okurun beğenisini kazanması ile devrim yaratmış bir kurgu ve dile sahip. Öyle ki zamanının tüm eleştirilerini ardında bırakıp yüzyılları aşmış evrenselliğe kavuşmuş bir roman.
Okurların, eserin konusuna uzaktan yakından aşinalığı olsa da, Frankenstein’nın öyküsü medyanın yansıttığı dogmalardan farklı. Öykü, annesinin ölümü ile yarıda bıraktığı eğitim hayatı için kolları sıvayan genç bir öğrencinin küçüklüğünden beri hayalini kurduğu doğa felsefesine tamamıyla kendini adaması ile başlıyor. Felsefe taşı, ölümsüzlük iksiri derken iksir de karar kılan Victor, çalışmalarını bu yönde ilerleterek iblisi yaratıyor. Süreç hem yaratıcı Victor’un hem yaratılan ‘İblis’ in duygu ve düşüncelerinin aktarımı ile anlatılırken iki farklı pencereden öyküyü inceliyor ve her iki karakter ile de hemhal olmuş oluyoruz. Victor’un küçük kardeşinin tuhaf bir o kadar çalkantılı katli ile gelişen olaylar dizisini spoiler vermeden anlatamayacağım için sizlere bırakıyorum.
Bu olaylar dizilimi içerisinde iblisin ya da yaratığın kendi kendini geliştirme evresi, umuttan intikama giden duygu rüzgârı açıkçası birçok filmde izlediğimden daha etkileyiciydi. Bu noktada yazarın dili kullanma biçimin doyuruculuğunu anlatmaya kelimelerimin yeteceğini düşünmüyorum. Çoğu kez Victor’a kızmış olsam da tutku denen duygunun ne demek olduğunu bilen bir birey olarak sonucu çoğu zaman öngöremediğimiz bir gerçek. Sizce de tutku tehlikeli değil mi?
Diğer yandan iblisin, insanlar arasındaki iletişime, sevgiye olan tutkusu. Özlem demek isterdim ama hiç doğmamış bir varlığın hiç yaşamamış bir varlığın neye özlemi olabilir diye çok düşündüm. Bağ kurmaya, arkadaş olmaya, sevmeye, konuşmaya, gülmeye en çok da kabul görmeye evet dış görünüşü ne olursa olsun kabul görmeye olan tutkusu. Yazarımız da bunu vurgulamak istemiş olsa gerek, bir bebek kadar günahsız, saf fakat bir canavar, çirkin, biçimsiz, korkunç tam anlamıyla ‘iblis’. Gerek yaratıcısı gerek insanlar tarafından reddedilen bir varlığın dışlanması, horlanması, yalnızlaşması sonucu dönüştüğü kimlik; Canavar!
Gerçek hayatta da böyle değil mi diye sordum kendime? Fiziksel özelliklerimize baktım, yargıladıklarımız ve yargılandıklarımız penceresinden. Belki de bu masalın efsaneye dönüşmesinin en etkili unsurlarından biriydi söz konusu mevzu. İnsan çirkinlikte güzelliği bulamaz, bulamadı! Güzelliği hep iyi olan da, olmuş olan da yani yine ‘güzel’de aradı. Durum tam tersi olsa, bugün dünya daha yaşanılır bir ekosisteme sahip olmaz mıydı?
Bilimin, teknolojinin ve her şeyin bu kadar ilerlediği bugünde sizinle bir oyun başlatsam, ne hayalet öyküleri çıkar, değil mi? Belki de Frankenstein’ nı Frankenstein yapan buydu. Mary Shelley’nin yaşadığı dönem. Edebiyata, bilime toplumun bakış açısı. Her şeyden ziyade dönemin kadına bakış açısı. Elbette bu efsanenin evrenselliği medyanın Frankenstein’nı güçlü bir tipleme bulmasının yanında, eserde beklenmedik derece okuru doyuma ve hazza eriştiren dil, üslup. Bunlar Shelley’nin parmak izleri. Frankenstein’nın ölümsüzlüğünün, yaşam iksirinin esas sırrı.
Son olarak tavsiye mahiyetinde naçizane belirtmek isterim ki, Frankenstein’ın gerçek öyküsünü okurken tüm bu bilinenlerin dışına çıkarak bir okuma yapılması gerekiyor. İzlediğiniz filmleri, anlatılanları, benzetmeleri bir kenara koyarak sayfaları çevirmelisiniz.
Kitapla Kalın…
Frankenstein ya da Modern PrometheusMary Shelley