Soseki’den okuduğum ilk kitap olan Üç Köşeli Dünya’dan yola çıkarak bu kitap içerisinde de bir tür batı esintileri olmasını bekliyordum. Beklemediğim ise bu kadar sade bir dil ve kısa bölümlerle fazla başlık oluşturulmuş olmasıydı. Oldukça sade ve akıcı bir dil kullanmış olan Soseki bizlere genç bir öğrencinin, öğrencilik hayatı içerisindeyken kendini bulmak istemesi üzerine tanıştığı ve saygı duymaya başladığı “Hocam” dediği kişinin hayatını öğrenmek isteyip kendi hayatına dair bir yol çizmesini anlatmaktadır.
Kitabın ayrıldığı 3 bölümün ilkinde, Hoca ve öğrencinin tanışıp bu farklı iki jenerasyonun birbirlerinde yarattıkları etkiler; ikincisinde, öğrencinin babasının hastalanması üzerine evinde geçirdiği vakitte yaşadığı jenerasyon/ kültürel değişim farkı; son bölümde ise Hoca’nın hayattan kendini neden soyutladığına dair bir itiraf mektubu yer almaktadır.
Eleştiri olarak, ilk 2 bölüm öğrencinin hayatını bu kadar detaylı öğrenirken birden hocanın mektubu önceki konuların geri dönüşü olmayacak şekilde tamamen yeni bir perde açıyor bizlere. Yani öğrencinin, bu mektuptan sonra ne hissettiğini ya da ne yaptığını bilmiyor bırakılıyoruz. Hatta, kendimizi Hoca’nın hikayesine adapte buluyor ve öğrenciyi unutuyoruz bile denilebilir. Kitabın yarısı Hoca’nın mektubundan oluşuyorken tek başına da sunulabilinirmiş diye düşünmeden edemiyorum.
Beğendiğim kısım ise, batılılaşmaya başlayan Japonya’daki kültürel değişimleri birçok taraftan ele alan bir eser olması. Kullanılan eşyaların batılışması dışında karakterlerin gelişimlerinde de bir batılılaşma söz konusu denilebilir. Karakterlerin eğitim ile bencilleşmeleri, özgürlük arayışları, ilişkilere bakışları gibi noktalar belki de Japon kültürüne her zaman yakın normlar değillerdi. K’nın kendini tamamen eğitimine ve ideallerine vermiş olması ve bunlar için savaşmak istemeleri örnek verilebilir. Geçmişleri ve şimdilerinin bağı arasındaki ince çizgiyi arayışları da aşkla olan ilişkilerini sunmak için kullanılırken bizlere bir bakış sunmuştur. Ayrıca çevirmenin belirttiği notlar, okuyucu dalmış okurken güzel duraklar olmuştur. Batılı unsurlar bize aşina gelseler bile Japon kültüründeki yerleri absürt durabilmektedir, çevirmen notları ise bizlere bunları sunuyordu. K’nın dini arayışında Budizm etkili olsa da Asya’da yayılmakta olan diğer dinlerin de laflarının geçmesi, en azından entellektüel anlamdaki etkilerini bize göstermektedir.
En beğendiğim hikaye Hoca’nın hikayesiydi, bu hikayeyi Aoi Bungaku denilen animenin bir kısmında verilmişti ve o zaman da beni derinden etkilemişti. Hocanın tek derdinin ailesinin mirasını alamamış olduğu gibi düşünülse de altında bir aşk/ ihanet ilişkisi çıkıyor ve üstelik vicdanı rahat olmayan Hoca’nın bu acıyı, her gün karısıyla beraber olarak baştan yaşamak zorunda kaldığını görüyoruz. Gönlü bir türlü rahat etmeyen Hoca için hepimiz üzülmüşüzdür ve bu kadar süre çektiği acılara ortak olmak istemişizdir. Son olarak ise, bence gönülden ziyade bir vicdan hikayesiydi bu. Hoca’nın gönlü de üzülmüştü ve kırılmıştı belki ama asıl, vicdanı el vermiyor gibiydi.