Kitap, döneminde yayınlanan pek çokları gibi eski-yeni çatışması, yanlış anlaşılan Batılılaşma, geçim güçlüğü, namus gibi kilit konuları ele alıyor. Aslında başlığı dahi kitabın çok da günlük güneşlik olaylardan bahsetmediğini anlatıyor bize. Doğru bildiğinden şaşmayan ve en büyük erdemin dürüstlük olduğuna inanan Ali Rıza Bey, biraz da bu nedenle Trabzon’daki görevinden uzaklaştırılıyor. Çareyi İstanbul’a taşınmakta bulan ailenin hikayesi de asıl burada başlıyor. Çocuklarına çok iyi bir eğitim ve terbiye verdiğinden emin olan Ali Rıza Bey, içten içe en çok onlarla sınanmaktan korkuyor. Çünkü çağın değiştiğinden, eskiden doğru olanın şimdi yanlış olduğundan, ve paranın hükmünden haberdâr. Ailede bir ‘yaprak dökümü’ yaşanmasından korkan baba, Ferhunde’nin eve gelin olarak gelmesiyle korktuğu her şeye birebir tanıklık ediyor. Ferhunde, Ali Rıza Efendi’nin gözünde tüm kötülüklerin kaynağı olsa da zannımca hikayede masum bir karakter yoktur. Ferhunde’nin gelişi olsa olsa olayları biraz hızlandırmıştır.
Ali Rıza Efendi’nin kabahati çağın gereklerini yok sayıp çocuklarını dünyadan habersiz büyütmektir. Karısı Hayriye Hanım’sa Ali Rıza Bey’den çok daha gerçekçi biri olmasına rağmen çocuklarına karşı duyduğu zaaf, onu doğru yerde doğru kararlar almaktan alıkoymuştur. Sonunda çocukların doğumundan beri korumaya çalıştıkları denge, yaşadıkları eski köşk gibi gıcırdamaya ve yıkılmaya başlamıştır. Yazar, ailenin beş çocuğu üzerinden yanlış anlaşılan Batılılaşma’yı oldukça etkili bir şekilde ifade etmiş. Kitabı bitirdikten sonra aklımda Hayriye Hanım’ın sözleri kaldı: “ Parasız namus nihayet bir iki göbek dayanır.”