Eveet. Okuma alışkanlığımı yeni yeni toparladığım bu dönemde beni sıkan bir kitap oldu. Kitap güzel bir konu üzerine yazılmış. Aslında belli bir konusu da yok. Bazı sorgulamalara kapı açıyor. Ben sanıyorum ki bu kitap çok daha kısa bir şekilde vermek istediğini verebilirdi. Javıer Marıas'ın ilk kitabı oldu okuduğum. Pek beğenmedim ama kalıcı olması için birkaç bir şey yazacağım.
Kitapta ilgimi çeken bir nokta ölülerin geri gelmesini aslında istemememize yapılan atıf oldu.
Ben daha önce çok yakınımdan birisini kaybetmedim ama zannediyorum belki de geri dönmeleri artık her şeyi yeniden bozacaktır. Belki de onları bir daha kaybetme ihtimaline tahammül edemeyiz.
Sonra birisinin kaybını zaman içinde unutmak var. Aslında geçen zamanda yeni şeyler olmamıştır. Boşluğu hala duruyordur. Unuturuz ama. Sanki hayat ve şehirler onları unutmamız için her şeyi yapar. Hayat, döngüsüne kapılıp yeni yeni şeyler verir.
Şehirlerse mezarlıkları en kuytu köşelere koyarlar. O kadar uzak olur ki bazen o mezarlıklar gidemeyiz bile. Peki onları kendi kafamızda şimdiki zamana taşıyabilir miyiz? Onlardan sanki halen yaşıyormuş gibi bahsedebilir miyiz?
Bir de şu var. Görünen köy kılavuz istemez mantığı. Ortada bir cinayet varsa ve bu olayın içinde suçlu bariz duruyorsa olaya titizlik azalır. Belki şüpheliler aranmaya devam eder ama herkes içten içe asıl kişiyi bilir. Oysa ya ölen kişi kendi katiliyse?
Kendi ölümünü kendisi istemişse? Bunu acı çekerek değil de birisini ölümü için tutmuşsa? Bunlar bana ilginç gelmişti.
Ölülerin hayatımızdaki yeri, ne gibi bir "yok" olmanın içindeler, onların ölümüne mutsuz olsak da kendimiz hayatta olduğumuz için mutlu muyuz?
Ölüm anlarını anlatabildiğimiz için, ölüm hakkında tahminler yürütebildiğimiz için,
ölü yakınlarına destek olabildiğimiz için içten içe de mutlu muyuzdur aslında?
Yine de bu sorular için teşekkürlerimi iletiyorum kitab Javier Marias a:)