"Her ne kadar ışığına tahammül edemiyor olsam da,
zindanın penceresinden hep aya bakardım. Onun tüm kaybettiklerimin
üzerinde ışıl ışıl parladığını düşünmek bana öyle büyük acı verirdi ki
kafamı duvarlara vururdum."
Kitabı okuduktan sonra kendime pek itiraf edemesem de
bana bir şey katmamıştı ama şunu da fark ettim ki Halit Ziya Uşaklıgil'in zaten böyle bir amacı yok. Adam hissettirmek istiyor ve bu konuda inanılmaz bir adam inanılmazz!
Kitapta bir insanın isteğinin toplum çıkarına aykırı olması ve zoraki de olsa bu istek gerçekleşince kişinin o ödediği bedel üzerine bir hikaye geçiyor.
Sahiden de isteklerim birilerine garip gelince onu yapmakta da zorluk çekiyorum.
Hele ki onu başarmışsan öyle bir baskının içine giriyorsun ki o an tüm insanlardan izole olmak istiyorsun. Tabii bazen isteklerimiz belli ahlak kurallarına ters düşse de senin sınırlarını da aşabiliyor. Mazlume tam böyle bir sınırı geçiş eşiğinde bulunan karakter.
Halit Ziya Uşaklıgil'in ileride mest edecek kadar geliştireceği sanatının daha ilkel halini bu kitapta bulmak mümkündü.
"Sahilden fenerlerin ışıkları denize aksederek karanlıklar içinde nurdan dalgalar çiziyordu.."
Eveet. Okuma alışkanlığımı yeni yeni toparladığım bu dönemde beni sıkan bir kitap oldu. Kitap güzel bir konu üzerine yazılmış. Aslında belli bir konusu da yok. Bazı sorgulamalara kapı açıyor. Ben sanıyorum ki bu kitap çok daha kısa bir şekilde vermek istediğini verebilirdi. Javıer Marıas'ın ilk kitabı oldu okuduğum. Pek beğenmedim ama kalıcı olması için birkaç bir şey yazacağım.
Kitapta ilgimi çeken bir nokta ölülerin geri gelmesini aslında istemememize yapılan atıf oldu.
Ben daha önce çok yakınımdan birisini kaybetmedim ama zannediyorum belki de geri dönmeleri artık her şeyi yeniden bozacaktır. Belki de onları bir daha kaybetme ihtimaline tahammül edemeyiz.
Sonra birisinin kaybını zaman içinde unutmak var. Aslında geçen zamanda yeni şeyler olmamıştır. Boşluğu hala duruyordur. Unuturuz ama. Sanki hayat ve şehirler onları unutmamız için her şeyi yapar. Hayat, döngüsüne kapılıp yeni yeni şeyler verir.
Şehirlerse mezarlıkları en kuytu köşelere koyarlar. O kadar uzak olur ki bazen o mezarlıklar gidemeyiz bile. Peki onları kendi kafamızda şimdiki zamana taşıyabilir miyiz? Onlardan sanki halen yaşıyormuş gibi bahsedebilir miyiz?
Bir de şu var. Görünen köy kılavuz istemez mantığı. Ortada bir cinayet varsa ve bu olayın içinde suçlu bariz duruyorsa olaya titizlik azalır. Belki şüpheliler aranmaya devam eder ama herkes içten içe asıl kişiyi bilir. Oysa ya ölen kişi kendi katiliyse?
Kendi ölümünü kendisi istemişse? Bunu acı çekerek değil de birisini ölümü için tutmuşsa? Bunlar bana ilginç gelmişti.
Ölülerin hayatımızdaki yeri, ne gibi bir "yok" olmanın içindeler, onların ölümüne mutsuz olsak da kendimiz hayatta olduğumuz için mutlu muyuz?
Ölüm anlarını anlatabildiğimiz için, ölüm hakkında tahminler yürütebildiğimiz için,
ölü yakınlarına destek olabildiğimiz için içten içe