Halid Ziya Uşaklıgil’in Sefilesi, Türk roman tarihinde hem sessiz hem de sarsıcı bir yankı bırakır. Bu roman, yazarın henüz Servet-i Fünûn dönemine geçmeden önce kaleme aldığı, gençlik ateşiyle yazılmış bir trajedi gibidir. O dönemin Osmanlı toplumu, kadının varlığını genellikle bir “edep” sınırı içinde görmek isterken Halid Ziya, o sınırı cesurca aşar. Çünkü Sefile bir aşk romanı değildir; aksine, insanın düşüşünü, toplumun vicdansızlığını ve kaderin soğuk ellerini anlatır. Ve tüm bunları Mazlume adında, adının anlamını bile yük gibi taşıyan bir kadının gözünden görürüz.
Mazlume’nin hikâyesi aslında Halid Ziya’nın toplum aynasına tuttuğu bir ışık gibidir. Bir kadının kötü yola sürüklenmesi, o dönemde “ahlâki bir zayıflık” olarak görülürken, Halid Ziya bu kaderi bir ahlâk yargısından değil, bir toplumsal hastalıktan kaynaklı olarak resmeder. Yani Sefile’de asıl suçlu birey değil, toplumdur. Kadının kurtulma şansı kalmadığında, erkeklerin sefahati karşısında onun çaresizliği daha da belirginleşir. Mazlume’nin her adımı, dönemin “namus” kavramının çelişkilerini yüzümüze vurur.
Sefile, bir toplumsal eleştiri romanı olduğu kadar bir psikolojik tahlildir de. Yazarın Mazlume’yi anlatırken kullandığı dil, zaman zaman yargılayıcı değil, neredeyse bir terapistin sesi gibidir. Bu da romanı dönemin tipik “ahlak romanı” anlayışından tamamen uzaklaştırır.
Romanın yayınlandığı dönemde aldığı tepkiler, bugünün gözüyle bakıldığında oldukça ironiktir. Çünkü o dönem eleştirilen şey — kadının düşüşünü anlatmak — bugün tam da Halid Ziya’yı modern yapan unsurdur. O, toplumun “ayıp” saydıklarını edebiyatın merkezine taşıyarak tabuları kırmıştır. Bu anlamda Sefile, hem bir kadın hikâyesi hem de Osmanlı toplumunun vicdan muhasebesidir.
Beni en çok etkileyen ise Halid Ziya’nın empati