·272 syf.··Beğendi
···Okunma: 26 Temmuz 2023 16:30 Oscar Wilde, 16 Ekim 1854’te Dublin’de dünyaya geldi. Şiir, öykü ve tiyatro oyunları yazmasının yanı sıra, Dorian Gray’in Portresi adlı tek romanıyla edebiyat tarihine geçmiş usta bir yazardır.
Dokuz yaşına kadar eğitimini evde sürdürmüş, ardından Portora Royal School’a devam etmiştir. Sıra dışı bir öğrenci olan Oscar Wilde, yaşamı sanata yaklaştırmayı amaçlayan estetik akımın öncülerinden biri olmuştur. Eleştirel ve iğneli üslubuyla kısa sürede döneminin en başarılı ve ünlü yazarları arasına girmiştir.
Hayatının büyük bir bölümünde sosyalizmi savunmuştur; bu görüşüne karşın pasifisttir. Biseksüel olarak tanınmasına rağmen, kendisini Yunan kültüründen gelen erkek aşkı geleneğine bağlamış ve bu nedenle “Sokratik” olduğunu iddia etmiştir. Topluma aykırı düşünceleri ve sıra dışı yaşam tarzıyla her zaman göz önünde olmuştur. Cinsel yönelimi nedeniyle yargılanmış ve iki yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. Cezasının ardından yoksul bir hayat sürmüş olsa da, zaman zaman eski gösterişli yaşamına dönebilmiştir.
Oscar Wilde, 30 Kasım 1900’de menenjit nedeniyle bir otel odasında hayata veda etmiştir.
---
Dorian Gray’in Portresi, olağanüstü kurgusu, sanatsal anlatımı ve estetik gücüyle okura büyük bir keyif sunar. Oscar Wilde, topluma aykırı duygu ve düşüncelerini bu roman aracılığıyla açıkça dile getirmiştir. Ne yazık ki bu muhteşem eser, yayımlandığı dönemde hak ettiği övgüyü alamadığı gibi, Wilde’ın yargılanmasında aleyhine delil olarak da kullanılmıştır.
Sonsuz gençlik ve güzellik dileğinin kabul edildiği; bedelinin ise insani değerlerden uzaklaşarak, ruhunu adeta satmakla ödendiği bu hikâyede, Dorian Gray’in yozlaşan ve çirkinleşen yaşamı ölümsüzleşir.
Oscar Wilde eserlerinde Viktorya döneminin ikiyüzlü ahlak anlayışını, yozlaşmış aile ve evlilik yapısını, dinî baskıları sert bir biçimde eleştirir. “Sanat, sanat içindir” anlayışıyla eserlerini kaleme almıştır.
“Hayat, sanatı; sanatın hayatı taklit ettiğinden daha fazla taklit eder.”
Sanatın tek amacının estetik dürtülere hizmet etmek olduğunu savunur; hiçbir sanatçının bir şeyi kanıtlama ya da ahlaki öğüt verme zorunluluğu olmadığını belirtir.
“Sanatçıların tümü oldukça yararsızdır,” der; çünkü sanata göre sanatın, sanat olmaktan başka bir görevi yoktur.
Oysa bu roman yalnızca estetik açıdan değil, konusu, anlatımı ve verdiği mesajlar bakımından da son derece etkili ve başarılıdır.
Estetik kaygılarının yanında okura sunduğu felsefi ve psikolojik derinlik, romanı zihinlere kazır.
Ruh mu? Güzellik mi?
Oscar Wilde’ın felsefi ve psikolojik öğeleri edebi bir üslupla harmanladığı bu roman, büyük bir keyifle, bir solukta okunabilecek benzersiz bir eserdir.
---
Yazar, romanın üç ana karakterini şu sözlerle tanımlar:
“Basil Hallward, benim olduğumu sandığım kişidir; Lord Henry Wotton, dünyanın benim olduğumu sandığı kişidir; Dorian Gray ise olmak istediğim kişidir — belki başka bir çağda…”
Romanın ana karakteri Dorian Gray, Lord Henry Wotton ile tanıştıktan sonra hayatını zevk ve lüks içerisinde yaşamaya başlar. Lord Henry’nin düşünceleri, Dorian’ın yaşam felsefesini derinden etkiler. Hayatı olduğu gibi yaşamak, sorgulamadan, düşünmeden yalnızca kendi hazlarını ön plana almak artık Dorian için yeterlidir. Kendine güveni artmış, dünya onun etrafında dönmeye başlamıştır.
Gençliğine ve güzelliğine hayran olan ressam arkadaşı Basil Hallward, Dorian Gray’in portresini yaparak onu ölümsüzleştirmek ister. Dorian, portresinde kendi güzelliğini bir kez daha fark eder. Bu farkındalıkta Lord Henry’nin sözlerinin etkisi büyüktür. Gençlik ve güzellik, onun gözünde her şeydir.
Portre karşısında içten gelen bir dilekte bulunur: Kendisi hiç yaşlanmasın, tuvaldeki resim yaşlansın. Ve dileği kabul olur.
Bu sırada yoksul ama yetenekli bir tiyatro oyuncusu olan Sibyl Vane ile tanışır. Dorian için Sibyl’i sahnede izlemek büyük bir keyiftir. Kısa sürede evlenmeye karar verirler. Ancak bu karar, Sibyl’in tiyatrodan kopmasına neden olur. Son oyununda çok kötü bir performans sergiler; çünkü artık onun için önemli olan sahne değil, Dorian’dır.
Bu durum Dorian’ı hayal kırıklığına uğratır. Sibyl’e olan ilgisi azalır ve onunla evlenmekten vazgeçtiğini söyleyerek terk eder. Bu acıyı kaldıramayan Sibyl intihar eder. Dorian başlangıçta büyük bir suçluluk duygusu yaşasa da, zamanla kendini temize çıkarır.
Bu süreçte Dorian’ın evinde saklanan tablo değişmeye başlamıştır. Sibyl’in ölümünün ardından portredeki çirkinleşmeyi fark eder. İçindeki karanlık artık tuvale yansımaktadır. Kimsenin gerçeği görmesini istemeyen Dorian, tabloyu yıllardır kullanılmayan üst kattaki odaya taşıtır ve üzerini örtüyle kapatır.
Gençliği ve güzelliği değişmeden kalan Dorian, hayatını zevk ve günah içinde yaşamayı sürdürür.
Bir gün Basil Hallward portreyi görmek ister. Dorian, isteği reddetse de ısrar karşısında örtüyü kaldırır. Basil büyük bir dehşet yaşar. Gördüğü şey kendi eseri olamaz. Yaşlanmış, çirkin ve karanlık bir ruhun portresidir. İmzayı görünce gerçeği anlar: Dorian’ın ruhu bu tabloya hapsolmuştur.
Gerçek yüzünün ortaya çıkmasını kaldıramayan Dorian, Basil’i öldürür ve roman, son derece vurucu ve anlamlı bir finalle sona erer.
Her satırı okunmaya değer, unutulmaz bir bir başyapıt.