Emma ve Jesse lisede tanışırlar ve bu onları neredeyse 10 yıllık, muhteşem bir aşka sürükler. Hayatlarını anlık yaşamayı seven, deli dolu, macera peşinde koşan, seyahat etmek için hiçbir fırsatı kaçırmayan bir çifttir onlar. Bu yüzden ilk evlilik yıl dönümlerinden bir gün öncesine gelen ayrı fırsatları, ikisi de kaçırmayacaktır. Emma iş seyahati için şehirden ayrılmadan önce, Jesse'yi de görmeyi çok istediği Alaska'ya götürecek havalimanına bırakır. Ertesi gün için birbirlerine mesaj sözü verirler. Fakat Jesse'den beklenen kutlama mesajı asla gelmez. Çünkü kendisinin bindiği özel helikopter kaybolmuştur ve içindeki kimseden haber yoktur...
Emma için hayatının tek gerçek aşkının öldüğünü kabul etmek inanılmaz zordur. Çok sevdiği işini bırakır, asla dönmem dediği memleketine döner, evin çatısında kriz yaşar... Kendini toparlaması üç yılını alır. Eski bir arkadaşı olan Sam ile tekrar karşılaştığında Emma için yeni aşk filizleri yeşermiştir. Bir yandan suçluluk duyarken diğer yandan Sam'e kapılmasını engelleyemez.. Nişanlanan çift için hayat çok güzeldir. Ta ki Jesse onu yabancı bir numaradan arayana kadar. Kocası üç yıldır hayattadır ve ona dönmeye çalışıyordur...
Kalbimin ne kadar sızladığını size anlatamam. Jesse ile ilgili en ufak bir cümlede dahi o kadar üzüldüm ve ona o kadar sarılmak istedim ki. Zaten tek bir an dışında ağladığım tüm anlar Jesse'yi içeriyor. Sinirlendiğim tüm anlar da Emma'yı... Özellikle sonlarda o kadar kızdım ki kendisine. Yargılamak istemiyorum ama bazı yöntemleri ve kararları hiç benlik değildi. O yüzden üzüldüğüm kadar sinirlendim de bu kitapta. Sanırım çok fazla empati kurdum... Zaten Taylor Jenkins Reid kitaplarında bana bir şeyler oluyor. Empatim arşa çıkıyor, her şeyi çok yoğun hissediyorum.. O yüzden kendisi benim yazarlarımdan biri gerçekten. [ Malibu’da Son Parti 'yi okurken de inanılmaz hissetmiştim. Ana karakteri (Nina) kendime bu kadar benzettiğim, yerinde olsam her şeyin aynısını yapardım diyebildiğim tek karakterdi... ] Yazarın cümlelerinin içime işlediğini hissediyorum. Yani sanki kafamız aynı çalışıyor gibi, basit bir cümlesinden bile ne demek istediğini anlayabiliyorum, hissedebiliyorum gibi.. Yaşadıklarımı değil de, yazılanları yaşasaydım ne yapardımı okuyorum sanki kitaplarında. Bu kitapta da öyle oldu. Başta kendimden çok emindim. Emma'nın ne yapması gerektiği kafamda çok netti. Daha kitabın arkasını okur okumaz hem de.. Ama ilerledikçe fikrim değişti. Kitabın sonunda oluşan bir farkındalıkta da yine kendimi gördüm... Yeter dedim bana bunu yapamazsın... :D
Okurken kendime bunu niye yaptım, bu kitabı niye aldım dedim zaten sürekli... Ama biliyorum ki, almaya devam edeceğim. Biricik yazarım o benim. Belki başkalarına bu kadar etkileyici gelmeyebilir bilmiyorum, ama yine de öneriyorum. Kesinlikle şans vermelisiniz...