Açık konuşmak gerekirse Oscar Wilde’dın herhangi bir eserinin Dorian Gray’in Portresi kadar beni etkileyebileceğini hiç düşünmemiştim fakat fazlasıyla yanılmışım. Bu mektubu okurken Wilde’ın şahsi trajedisini kendim yaşıyormuşum gibi hissettim ve doğrusunu söylemek gerekirse hiç beklemediğim kadar duygusal bir boşluğa düştüm. Aşk, nefret, hüzün, özlem, pişmanlık gibi duyguların birleşmesi ile ortaya çıkan bu mektubun hem döneminin hem de dünya tarihinin önemli insanlarına ve edebi sanat eserlerine değiniyor olması, gözümde onu 19. yüzyıl edebiyatının en güzel eserlerinden biri yapıyor. Dürüst olmam gerekirse bu mektup, Yunan ve İncil mitolojisine yapılan göndermeleriyle olsun veya Dante ve Shakespeare’in eserlerinden yapılan alıntılar ve benzetmeleriyle olsun, kalbimi adeta fethetti. Özellikle de Wilde’ın bu mektubu yazdığı dönemde 19.yüzyıl hapishanesinin ağır şartları altında olduğunu göz önünde bulunduracak olursak, bu nitelikte bir yapıt çıkarabilmiş olması yazarın yeteneğini ve ustalığını göstermiş oluyor. Yalnız, huzursuz olduğum bir nokta varsa o da şu ki: Wilde’ın bu mektubu kendisine ihanet etmiş sevgilisine yazdığından ötürü kendi içinde yaşamış olduğu duyguları ve iç çatışmaları bu kadar fazla gözlemleyebilmiş olmam, yazarın özel hayatını acımasızca işgal etmişim gibi hissettirdi. Okurken fazlasıyla zevk almama rağmen kitabı bitirdikten sonra içimde garip bir his kaldı, girmemem gereken bir yere izinsizce girmişim gibi.
Son olarak da kitabın bende bırakmış olduğu hissiyata bakılmaksızın şunu diyebilirim: Gözümde bu mektup sadece büyük bir yazar ve dramaturgun düşüş ve yıkılışının sembolü değil; yetenek, zeka ve büyük kültürel birikimin birleşmesi ile ortaya çıkmış bir sanat eseri niteliği taşıyor. Etkisinden uzun süredir çıkamayacağım gibi hissediyorum. Oscar Wilde