·352 syf.··Beğendi
···Okunma: 25 Ekim 2023 15:36 Tıp öğrencisi Lucius, Birinci Dünya Savaşı başladığında öğrenimini yarıda bırakıp cepheye gidecek. Kurtlanmış yaralar, kesilmeyi bekleyen uzuvlar arasında, savaştaki hastalık tanımının barış zamanıyla aynı olmadığını öğrenecek. Ve savaştaki insan tanımının da barış zamanıyla aynı olmadığını..Bizim de onunla birlikte öğreneceğimiz, üstüne yeniden düşüneceğimiz ne çok çok şey olacak bu kitapta.
Savaşın belki de en dehşet verici cephesine konuşlanmış Daniel Mason. İtilaf ve ittifak güçlerinin savaşından çok Lucius’la Lucius’un, yani insanla insanlığın çatıştığı yere kurmuş çadırını. Savaşın insanı nasıl baştan yarattığına bakıyor; ruh nasıl parçalara bölünür, akıl nasıl savrulur; dehşet geçip gittiğinde yağmur, hayaletler ve anıların kimyası insanı nasıl teslim alır; ve suçluluk hissi, insan kendini nasıl affeder?
Sürükleyici ve kendini keyifle okutan bir kitap yazmış Mason. Hikaye tam tekdüze bir akışa kapılacakken beklenmedik dönüşlerle hareket kazandırmış romana. Tarihin koca baldırını uzatıp tüm ağırlığını verdiği onca meselenin ortasında okurun gözünü mavi bir gök parçasına, altınbaşakların sarı infilakına çevirmeyi de başarmış; o sahra hastanesindeki inleme seslerinin içinde hemşire Margarete’in sesinden yaz dönümü bayramlarına, kırlangıçlara dair şarkılar dökmeyi de.
Ama sanki, savaşa, yani aslında bu kitabın başrolündeki kişiye çok az söz hakkı vermiş gibi hissettim. Bu eksiklik duygusu gözlerimizin önünde yeni savaşlar yaşanırken, kafamın içinde Lucius’tan çok savaşın kendisine yer açtığım için belki de, bilmiyorum. Savaş, tıpkı o mitolojik canavar Kadmus gibi, ejderha dişleriyle toprağı sürüyor ve o topraktan doğanlar vahşeti sürdürmeye devam ediyor. Canım Barnes’in dediği gibi biraz, “Tarih sadece geğirir ve biz onun yüzyıllar önce yediği çiğ soğanlı sandviçin tadını yeniden hissederiz.”