Miller Uykusuzluk adlı kitabında Japon bir şarkıcı olan Kundalini’ye olan aşkını samimi ve tüm gerçekleriyle anlatıyor. Kadının hayatında kendini bay hiç kimse olarak tanımlayan yazar iç sorgulamaların, çelişkilerin arasında yaşlı bir adamın kalbini açıyor bize. Kendi düşüncelerini ve âşık olduğu kadının düşüncelerini aslında çok iyi gözlemlediğini görüyoruz. Kimi zaman nasıl oldu da sevdim diyen yazarın bu aşkı biraz da kendi ekseninde hatta kendince yaşadığını anlıyoruz. Sayfa 16’da kayda değer bir haberleşme sürdürdüğünü dile getirirken aslında bu iletişimin tamamen kendi tarafından gerçekleştiğini okurken aslında aşkı kendi dünyasında ördüğüne şahitlik ediyoruz. Öyle ki kadına yazdığı mektupları postalamak yerine bir sandıkta saklaması bu durumu özetliyor. Hatta bunun üzerine muzip fakat trajik bir hayalde kuruyor; ölüp gittiğinde koi-bito’suna ulaşan ızdırap veren o mektuplar…
İlginçtir Henry Miller, aşık olduğu kadının şarkı söyleme eylemini metaforik bir olguya dönüştürür. Her gün her gece aynı nağmelerle aynı kelimelerle yapılan bu işi güçlü atfetmesinin yanında duygusuzlukla nitelendirir. Çünkü yapılan iş tekdüzeliği, yinelemeleri, monotonluğu gerektirir kendince fakat yine de görürüz ki ne aşığını izlemekten ne de dinlemekten yorulur ve şöyle der;
“yine de, yinelemelere karşın, tekdüzeliğe karşın kendimi hep ayın donmuş çiğinde yüzen bir deniz yıldızı gibi hissediyorum.” (s.22)
Bu noktada Miller’ın tutkulu bir âşık olduğundan söz etmek bittabi mümkün. Açıkça söylemek gerekirse yaşına, deneyimlerine ki yaşam öyküsünde yer alan çılgın ve tutku dolu birliktelikleri bunu göstermektedir aşk onun için belki de sıkı bir tutku meselesidir. Tutku kavramının varlığını Miller’ın Uykusuzluk kitabıyla örtüştürmek isabet bir yaklaşım olacaktır.
Bu aşk medcezirine yenik düşen Miller, mesafe, soğukluk, ikiyüzlülük, sahtelik, yalancılık gibi bir takım duyguların doğurduğu umutsuzluk rüzgârında “insomnia” denilen uykusuzluk hastalığına yakalanıyor. İnsomnia denilen kendi tabiriyle bu büyük şeytan Miller’ı delilik zırvalıklarıyla baş başa bırakıyor. Defalarca aşk çukurunda boğulmuş bir bireyin yine yeniden aşkla olan savaşına tanık oluyoruz.
“Yepyeni bir delilik tohumunun kıpırdanışının duydum içimde.” (s.27)
Uykusuzluk aşkın yaşanmış ve yaşanabilecek her durum ve her zaman dilimde, azalmadan daha artan tarafta ivme kazanarak daha acı, daha kanlı, daha sancılı, daha umutsuz oluşunu yaşlı bir yüreğin sıcacık duygularından anlatıyor. Bir okur olarak kendimizi sorgulamamıza gelecekte bizi düşünmeye yol açmasının yanında aşkın her yaşta ve her durumda apaçık bir gerçek olduğunu idrak ediyoruz.
Kitaba yerleştirilen yazarın ‘sözcük-resimler’ olarak nitelendirdiği çizimlerin ortaya çıkışı da benzer uykusuzluk delirmelerine ön ayak olurken metinde bahsi geçen tutkulu, saplantılı aşkın en büyük tanıkları olarak yer alıyor. Miller, ‘hiçbir şey bilmiyormuş gibi resim yapmanın’ büyüsünü de bu şekilde özetlemiş oluyor. Uykusuzluğun hastalığa dönüştüğü evrede Miller’ın sanatının muzip fakat derin dönüşümü de aşkın en güzel tablolarından birini simgeliyor.
Tüm bunların yanı sıra Miller’ın diline nüfus eden Japonca ve kelimelerin duygularla derinlik ilişkisi kitaba farklı bir boyut kazandırıyor. Birazda kelimelerin gücüyle aşka bakıyoruz.
Miller’in yalnızca 40 sayfadan oluşan İnsomniası diğer adıyla ‘yaşlılığın hoş çılgınlıkları’ adlı kitabı görünenin aksine çok derin bir bakış açısı taşıyan aşkın, tutkunun, saplantının tanık olduğumuz fakat belki de hiçbir zaman anlamlandıramayacağımız bir kitap. Peki bu tutkulu aşığımız aşktan nasıl bir ders çıkaracak ya da bu aşk Miller'ı nereye sürükleyecek?
Henry MillerUykusuzluk
“Uykusuzluğumla yaşamayı öğrendim, bundan zevk bile duydum. Son hareket ise bülbülü altın kafesinden kurtarmak ve yavaşça boynunu koparmaktı. O andan başlayarak mutluluk içinde yaşadık, ki bu da gerçek aşkın tarzıydı.” s.43 Uykusuzluk