İyiler ölmez mi sahiden?
Ya da en önce onlar gider geride bıraktıkları iz mi ölümsüzlüğü yakalatır onlara?
En kalıcı izlerin dahi silinip gittiği şu dünyada en önce ölenlerin iyiler olduğunu ve izi en kolay silinenlerin de iyiler olduğunu düşünmeye başladım artık.
Yüksek lisansımı polisiye roman yazarı Cengiz Abdullayev üzerine yapmıştım. Bir sözü vardı kendisinin: "Ölürsem cehenneme gitmek isterim, bütün renkli simalar orada," diye. Düşününce hatırda kalanların büyük çoğunluğunun kötüler olduğunu da gördüm. Hitler'i, Stalin'i unutmak ne mümkündü? Ya geriye bıraktığı izleri. Kötüler de ölmüyordu bir şekilde.
Eseri okurken birçok yerde kendimi buldum: "Aslen Kastamonuluyuz ama ailem İstanbul'a göçmüş." Tam beni anlatıyordu mesela. İstanbul'dan Kastamonu'ya uzanan bir yolculuktu bizimki de... Yalnızca bu mu? Atalay'da da kendimi buldum. Öğrenciliği, kitap sevdası, bir türlü kurmayı başaramadığı arkadaşlık ilişkileri... Atalay'ın dünyası benim dünyam. Yalnız ama dolu dolu dünyası: "Bir kitaba daldığında yemeyi içmeyi unutuyor, kahramanlar arasına katılıp adeta onlarla beraber yaşıyordu." Yalnızca okuma değil nitelikli bir kütüphane kurma yönünden de: "Kütüphanesi daha o günlerde yazmalar, eski yeni harflerle basmalar, İngilizce kitaplar ile zenginleşmişti."
Birbirinden farklı hayatlar, farklı mücadeler Mustafa Kutlu'nun usta kalemiyle kesişiyor. Kimi sevdiğinden yaralı, kimi sevemediğinden... Hepsinin ortak gayesi hayata tutunma çabası, yüreğindeki iyiliği. Yer yer bir Tanzimat sanatçısı gibi Mustafa Kutlu giriyor araya esere dair açıklamalar yapıyor, diğer kitaplarına göndermelerde bulunuyor. Hele o kitaplar okuduğunuz kitaplarıysa bir dosta uğrayıp selam vermiş gibi hissediyorsunuz Kendinizi bulabileceğiniz zorlu hayatlar, bu hayatlarda harcanan ve hayatın yokuşlarında yorulup, yok olup giden insanlar...
Eserde en çok dikkatimi çeken insanların gizli kalmış sanat ve zanaatleri oldu. Kiminin resme yeteneği vardı kiminin müziğe kiminin fotoğrafçılığa. Kimi koleksiyon sevdalısı... "Koleksiyon bir tutkudur, insanı ayakta tutar." Farklı bir coğrafyada farklı bir hayat yaşıyor olsalar keşfedilip bambaşka bir geleceğe sahip olabilirlerdi. Ama keşfedilmeyen her şey ölüme mahkûmdu. En çok burada vuruldum yüreğimden. Yıllarca köy okulu öğretmenliği yapmış biri olarak çocukların gizli kalmış ne çok yetenekleri olduğunu gördüm. Kimi o branşın öğretmeni olmadığı kimiyse ailenin önünü kapattığı için harcanıp gidiyordu. Dünyanın en estetik yüzen balığı kavağa çıkamadığı için vasat muamelesi görüyordu. Tutunacak bir yeteneği olmadığına inanan çocuk, tutunacak son dalını da yitiriyordu.
"Beraber çekilmiş bir fotoğrafımız bile yok."
Ne acı değil mi? Hadi onu geçtik çoğumuzun cüzdanında vesikalık bir fotoğrafı bile yok... Böyle böyle kırılıyor insan. "Kırıla kırıla un ufak kaldık, aldırma." Lakin ne mümkün aldırmamak... Ne mümkün iç dünyamızın sesini durdurmak. "Her şey iyi olacak, merak etme!" Diyor bir satırında. Peki ya ne zaman? Dörtler Makamı'na ulaşınca mı?
"Kimseyi dinlemeye takati yoktu."
Hayatın hepimizi getirdiği nokta. Ne anlatmaya mecalimiz kaldı ne anlamaya. Dinlemek zoraki katlandığımız bir beceri adeta. Bundan olsa gerek okullarda ders olarak okutulması...
Mustafa Kutlu sevenlerin beğenerek okuyacağı, yer yer Türk filmi tadında, okumaya değer bir eser. Keyifle okunması temennisiyle...