Kitap gerek aldırdığı notlar, gerekse bitirmem akabinde yazmama müsaade etmeyen iş yoğunluğu nedeniyle epey bir zamanıma mal oldu, işbu nedenle okuduklarımı unutmamak adına aldığım kısa notları aktarmayı kendi yorumuma öncelik tutuyorum. Zaten kırka yakın alıntı aktardığım için bunları özet geçiyor ve uzun kimi sinematik anları da okumasını okura bırakmak üzere üstünkörü paylaşıyorum.
Salgın özellikle Ağustos-Eylül aylarında Londra'yı kasıp kavurmuş.
Belediye, sulh hakimleri ve dahi sahipsiz mallar kendisine ait olmasına karşın bunları belediyeye hibe eden kral sayesinde yoksullara yardım eli hep uzanmış, gıda stoku tükenmeyip, ölü sayısına rağmen sokaklar temiz kalmış. Kurulan veba evlerinde de üst düzeyde bakım sağlandığı için buradaki kayıplar dip seviyede kalmış.
O zaman da tam kapanma sırasında çok sayıda ihlal yaşanmış. İnsanlar gerek bıkkınlıktan gerekse cehaletten bir süre sonra tamamen boşlayıp salgını tekrar canlandırmışlar.
Denizde olanlar yakayı kurtarmış. Kıyı ticareti de kenti besleyen bir damar olmuş. (S.237)
Türkler ve Müslümanlar ihmalin, umursamazlığın ve kaderciliğin birer sembolü olarak kitapta anılıyor.
Çok sayıda hayvan itlaf edilmiş. Her hanede 5-6 kedinin yaşadığı bu dönemde 40 bin kadar köpeğin ve 200 bin kadar kedinin öldürüldüğü söyleniyor.
Emziren annelerin ve bebeklerin kaderini açık açık yazmaya gerek yok.
Sirke ve kömür, tütsü vb. kokular tercih edilmiş korunma yöntemlerinden kimileriymiş (S.214, 236).
Pazar yerleri sağlıklı insanları evlerine ölümle geri göndermiş.
Etkinlikler iptal edilmiş fakat borsa açık kalmış.
Hastalık bulaşmış her ev işaretlenmiş.
Sahte doktorlar, falcılar, şifacılar, her türlü şarlatanlar yine her dönemde olduğu gibi insanların zaaflarından faydalanmış. Abrakadabra yazılı muskaları (binom piramidi gibi her satırda bir harf azaltılarak) boyunlarında taşıyan insanlar olmuş. Salgın öncesi kayan kuyruklu yıldızın da nasıl bir inanışa yol açtığını söylemeye gerek yok.
Tam kapanmada kapılara dikilen bekçilerin hakaretamiz davranışları nedeniyle yoğun öfke seli oluşmuş, öyle ki ölümlerine dair soruşturma dahi açılmamış. Hakimler atlarıyla kapılara kadar bizzat kontrole gelerek işlerini layıkıyla yapmışlar. (S.152-153-217) Halkın bağışlarından da övgüyle söz ediliyor. (S.91-93)
Salgın şehrin bir kesiminde hızlanıyorken diğerinde yavaş ilerlemiş, yazar bunun Tanrı'nın lütfu olduğu inancında (S.181)
Boşvermişlik öyle bir raddeye gelmiş ki, fil mezarlığı gibi, insanlar açılmış çukurlara kendilerini bırakıp oracıkta ölüvermişler.
Arada çarpıcı insan hikayeleri de var. Bunlardan bazıları:
Halkın sevgilisi haline gelmiş bir kavalcı bir balyanın üstünde sızıp kaldığı bir gecenin sabahında öldü zannedilip vebalı cesetlerle birlikte at arabasına atılmış. tam gömülecekken uyanmış ve çevresindekilere şok yaşatmış. (S.87-88)
Başka birinin söylenceye göre başı omuzlarının arasına değin gömülmüş, yüzü öne doğru bakarken köprücük kemiklerine yaslanıyormuş. Bir yıl kadar sonra da ölmüş. (S.116)
Farklı sebeplerle sağlık sorunu yaşayan bir aile karantinanın bitmesi akabinde tekrar ve tekrar eve kapatılmış, bu şartlar yüzünden sürekli hastalanmışlar ve gerçekte veba olmadıkları halde eve gelen doktorların vb. yüzünden hastalığı kapıp ölmüşler. (S. 155)
156. ve 157. sayfada iki şok edici olay karşılıyor bizi: Biri gece vakti vebalı biri tarafından öpülen kadın, diğeri ise bir aile üst katta yemek yerken koşarak evlerine girip merdivenleri çıkarak veda etmek istediğini söyleyen bir adamın "nereye gittiği" sorusuna "ölüyorum, vebalıyım" yanıtı vermesi akabinde yaşananlar.
Kimi 30 sayfa süren birkaç sıkıcı insan hikayesi var, bunlar kitabın dörtte birini işgal ediyor. İlk 30 sayfayı da katarsak, 240 yerine 150 sayfaya inse daha dengeli bir metin olurmuş.
Yazar kaderciliği Doğu inanışıyla bağdaştırsa da, özellikle son bölümde vebanın bitişini Tanrısal bir dokunuş olarak paragraflarca yorumlaması ve dahi bu şekilde kapanış yapması, maalesef kitabın bütününü nesnel bir belge olmaktan çıkarıp, tarihi roman havasına bürüyor. Zaten türüne dair farklı görüşler mevcut.
Fakat yukarıda andığım detayların her biri, hem 400 yıl sonra güncelliğini koruyan sosyolojik olgular olmanın ötesine geçiyor hem de kan donduran, sinema salonunda dahi sizi bugün koltuğunuzdan zıplatabilecek anlar mevcut: Özellikle "yemeğe gelen misafir" anı unutulacak gibi değil.
Ayrıca Camus'un Veba 'sının Defoe'nun önsözüyle başladığını da hatırlatmam gerek.
İşbu sebeple, her kütüphanede bulunması gerektiğinin elzem olduğunu düşünüyorum. Yanlarına Jack London'un Kızıl Veba 'sını da katmanız yerinde olacaktır.
Not: Kantemir'in çevirisinin esas metnin sıkıntılı gramerini daha okunur kıldığı söyleniyor. O kısmı bilemiyorum fakat çeviri dili gayet leziz. Oradan da bir gömlek yükseliyor kitap.